This slideshow requires JavaScript.


bugün diye başlıyor not… bugün, bugünü yazmaya çalışıyorum. gözlerimi kapadığım anda kıpkırmızı kocaman elim, içi derin bir delik. neler attıysam bu kazana kaynamış, fokurdamış. boğazım düğüm olmuş uyandığımda, ki zor uyandım. serinle sırtsırta uykumdan uyandım. heyecanın yoksunluğu çepeçevre, uyanmak istemiyorum. ağır yine herşey… ne yapsam nafile… bugün hangi birine koşsam -ki koşmaktansa ağırlığınca yönelmek aslında- kesmiyor, oyalamıyor. yaşayayım madem diyorum o yaralı bereli dipsiz kuyuda, sabırla kalayım korkmadan. korkuyorum. korkum hızla nefrete dönüşüyor ve illa ki bir yerim kanıyor. kan yere düşmeden kuruyor.

hastanenin sabun kokulu ıslaklığına çocuk mektuplarım karışıyor. oysa daha iki sabah önce bir küfürle uyanmıştım. “hay senin geçmişini…” sen ağlama diyebiliyorum sadece. kalabalık koridordan yalnız ilerlerken. iki aydan beri hastane, çok acının en acımasız hali. senin yerine de ağladım ben. ama çok eskiden… hangi yöne gidiyordum acaba, o oda mıydı? bu oda mı? hep bulamam. hep kaybolurum hep köşede bir bakkal yoktur çünkü. olsa bile o bakkalda leblebi tozu satılmaz o da geçmişte kaldı çünkü. yıldız tozu varsa ondan alsam, arabesk bir masalın içine bir tutam katsam… …sam, ya da saçmalamayı bırakıp biraz uyusam. yeni mi kalkmıştım? bugün ne kadar da zor geçiyor?

uzun süre yarama bakamadın. hoş; ben de bakamadım. ama sonra sevip okşamam gerektiğini anladım. tatlı tatlı kaşınmaya başladığında küçük bir köpek gibi okşadım. en son acil servisin yavruağzı badanalı duvarında tepinirken bakmıştım. lacivert, kırmızı, mor bir tepenin ardında bir damar kesisini eklemeye çalışıyordu, civanım doktor. en geç bir saat sonra ek yerinden kopacaktı tekrar. çözüm için bir saat vardı. aldılar, götürdüler diktiler. dün serini ilk kez gibi kucağıma aldım. tanrım ne büyük mutluluktu! bugünü değerli kılan iki saniyelik bir an.

bugün, neler oluyor? sana, bana, herkese neler oluyor? …

anladım, çocuksan, dünya hızla düşüyor… çocuğumun kùçücük kollarında sarmalanıyorum, o uykusunda ağlıyor, adını söylüyorum tatlı tatlı. çağrıma cevap veriyor. ağlamayı kesiyor. adımı söylüyorum tatlı tatlı. cevap verecek miyim bilemeden bekliyorum. sabırla,… sahi herkese neler oluyor?…

Aytül Hasaltun
3 şubat 2012


Ece Elçin Akturan
Zeki Engin Çolak
Aytül Hasaltun
2011

can kırığı sol yanım. sana mecburum. evimin balkon camı, senelere durmuş meğer, incecik olmuş bu sebepten. yoksaymışım, aldırmayıp üzerini kapatmışım. ses edecek oldum, nefretiyle yardı avucumu. kanadım çok. genzim yandı. bildim kötü birşey olacak. çünkü bir tek ayrılık yakar genzimi ve anlarım ki mümkünü yoktur, dönülmez geri. “oğlum” dedim, canımın parçası, olmaz ama olursa diye… ameliyethane soğuk kokar hep. “oğlum” dedim, içim titredi. bayılmışım.

kaçtır yazmadım, yazamadım. tatar gelini anneannemdi yazmak istediğim. sağ elimle defterime yazdım, sonra bir daha yazamadım.

… yetmedi, kendi gözlerimle görmek istedim. “ben bayramda sizsiz olmam” dedim van’a gittim. boğazımda düğümlenenleri yazarsam akıtırım sandım. denedim. yine yazamadım.

boydan boya nefretiyle yardım avucumu. ilk günler yer altımdan kayacak, dolaplar üzerimize yıkılacak, herkes bana doğru çılgınca koşacak sandım. canım tekrar tekrar acıyacak sandım. bir iki omuz darbesi dışında pek birşey olmadı neyse ki… “yazarsın” dedi yıldızım ben yine yazamadım.

sol elimeymiş kısmet. bilgisayar ortamında sadece dokunmaktan bahsetmiyorum, bayağı ciddi ciddi kalem tutmaktan bahsediyorum. buna da çalışmışlığım var, ansiklopedi okuduğum zamanlardan. yeni bir dil yaratamayacağımı anlayınca sol elime çalışmaya başlamıştım. bilirim demem o ki…

intihara meyyal yaşadım hep. yaşamın kıyısında bir ayağım sudaydı çoğunlukla. ağırdı yaşamak. bilmek. görmek. bile bile, göre göre olduramamak. Van’dan sonraki temel duygum da buydu. barınak lazımdı önce ya; koruyacak, saklanacak, aidiyet yaratacak herhangi birşeyler. bense kız çocukları için tokalar ve herkes için bayram çikolatalarıyla ve ne yazık ki “eski”lerle gitmiştim. çadırı olan şanslıları dolaşıp dağıttım. kar henüz yağmamıştı ama soğuğundan ziyadesiyle nasibimizi aldık. aklımda bir şiirden mısralar vardı, ” hangi dilde ağlar çocuklar ” gibi sorularım vardı. serin’den kardeşine öpücüklü montu giydirirken o bebeğin ağlamak/susmak kararsızlığı vardı. şener abi bİndirdi merkeze ulaşacağımız minibüse. kaçar gibi uzaklaştım felaketten. felaket duygusuna aslında hiç de yaklaşmadan. parmaklarımdan biri kopacak gibi olunca anladım kemal’siz, serinsiz, annemsiz olmak istemediğimi. felaketimi…

canım kocam. bugün doğum günün. ve ben kalan ömrümde sensiz olmam, olamam. sen benim sol yanımsın. sensiz hep eksik. gedik…

Aytül Hasaltun

18 Aralık 2011

İstanbul

19 Kasım Cumartesi saat 19.00 da stüdyo 57′de derslerimize kaldığı yerden başlıyoruz. yeni başlamak isteyenler çekinmeden gelebilir, çünkü iki hafta için hareketin başladığı yere ve zamana geri döneceğiz.
aytül hasaltun

kumbaracı yokuşu
stüdyo 57 kat 1
leb-i derya’nın binası

Aytül Hasaltun Bozkurt
www.aytulhasaltun.wordpress.com
aytulhasaltun@gmail.com
0533 259 32 39…0212 243 94 85

sensiz bayram yapmıyoruz…
sanatın iyileştirici gücüne ve faşizme inat yanyana olmanın gereğine inanıyoruz. bir süreden beri içinde olduğum çapa-üniversite hastanesi deniz yıldızı dans/hareket terapisi grubundan olan çalışma arkadaşlarım; zeynep, elçin, yasemin ve cengiz ile bayramımızı van-erciş’te yardım gönüllüsü olarak geçiriyoruz.


insanlık vicdan ve adaletten bu kadar yoksunken, tutkularım; dans/edebiyat/kocam/çocuğum/yeşil/dağ/deniz/kedim müjgan/şehir/eski kitap kokusu/yeni defterler/stabilo marka siyah kalem/sinema/sardunya/portakal çiçeği kokusu/ su-deniz-havuz-hamam/yırtık pırtık eşofmanlarım/annemin hep gülümseyen fotografları/ayna-kamera-sahne/bölünmemiş kesintisiz uyku/benimle gezmekten yorulmuş tabanı düz ayakkabı- bot-sandalet-terlik/pembe çiçekli perdelerim/ailemin en büyüğünden bayram masaları/çocukluk ansiklopedilerim/eski defterlerim-eski aşklarım/maydanoz tarlalarındaki çocukluk kokum/sonsuzluk-sonsuz aşkım/vazolar/babaannem-anneannem ve annemden bana kalanlar/tüm tatlı meyveler/kaybolduğum sokaklar/güneş-yağmur-kar-dolu/kentlerin kalbinden geçen sular/ su kenarlarındaki kahveler/bebek ayağı kokusu/ yaşarken bulduğum kardeşlerim ve yollar ama en çok tren rayları…
en çok bunlara tutunarak yaşıyorum…

yapılandırılmış/kurgulanmış/planlanmış yaşayamıyorum. hareketin doğallığına ve akışa inanıyorum, değişime-değiştirip dönüştürmeye inanıyorum, insana inanıyorum.

yaşamak bana zul geliyor/kendimce yaşamayı çok seviyorum
tenimden öte, içimde en derinimde yankılanan şu sözleri en kötü, en umutsuz zamanlarımda aklıma getiriyorum;
” dans et, yoksa kaybolacağız…”

en büyük “kötülüklerin” bile hayatımı çoğalttığını biliyorum. sahnedeki malzemem, tüm deneyimimle bedenim ve sahne benim biricik evim…
aytül hasaltun
dans sanatçısı ve koreograf

aytülhasaltun.atölye.ikibinonbir.ikibinoniki
güncel dans

aytulhasaltun@gmail.com
aytulhasaltun.wordpress.com
0533 259 32 39


‘Hrant Dink’e” / ”for Hrant Dink”

KOLTUKlarımızda oturuyorduk
Herşeylerimizi BUZ dolaplarına kaldırmıştık

19 Ocak 2 çift sıfır 7’de

Önce BUZ gibi dolaplarımız kırıldı
Sonra Kırmızı KOLTUKlarımız boşaldı…

BUZ tutmuş tüm günahlarımız eriyip sızdı kapısından ÖLÜ toprağına
Oturup yazmaya çalıştık eriyen günahlarımızı
Inciraltındaki toprak emdi, biz daha ilk yaprağı doldurmadan…

Bir baktık ki
Ne BUZ dolap; BUZ dolap
Ne BİZ artık BİZ

İncir ağacına astık tüm günahlarımızı

Aris NALCI, Galata 23/08/2011

We were sitting in our CHAIRS
Everything was removed into the FRIDGE

19 January 2 double zero 7

First our FRIDGE’s were broken
Then our red CHAIRs become empty

All our FROZEN sins melt down from the door of the FRIDGE to the dead ground
Tried to write our melted sins
Fig tree absorbs it, before we fill the paper

Once we looked at
FRIDGE was not FRIDGE
We were not we
Anymore

We hang our sins to the fig tree

Aris NALCI, Galata 23/08/2011

——————

toprak; kuru/ sert/ taşlı, tenimi yırtıyor. koca incirin balına kanmamak gerek.
toprak; tırnaklarımın arasında/ağzımın içinde/burun deliklerimde/terleyip su olduğum her yerde biteviye… şehrinortayerinde…
senelerce ne yapacağımı bilemedim ya, senden yadigar bu dolapla, kapağını her açtığımda “açlığım”
“açlıkları”
geldi aklıma. hala açım, onlar da hala açlar…

kaç yıl, kaç ay, kaç saat geçti üzerinden bilmek istemiyorum.
hatta saymayı, unutmak istiyorum;
amma velakin,
bir uğultu yükseliyor içimde
şimdi, belki de burada birinin daha
düştü kalemi…
burada mı? şehrinortayerinde?…

Aytül HASALTUN, Galata 23/08/2011

Soil;
ground; dry / hard / stony, pierces my skin. Don’t have to believe to big figs honey

ground; in between my nails/in my mouth/in my nostril / its in everywhere sweat…inthemiddleofthecity…
I didn’t knew what I have to be done with this memorial fridge from you,
every time that I open its door “mu hunger”
“their hunger”
come to my mind. Still hungry, they are too…

How many years, how many month,
how many hours passed over i don’t want to know. Want to forget.
But
A buzz rises up from inside me
now, may be here
some ones pen fall down too
Here? inthemiddleofthecity?…

Aytül HASALTUN, Galata 23/08/2011

——————-

hikaye ve hareket | story and movement
aytül hasaltun

yönetmen | director
önder uygun

görüntü yönetmeni | director of photography
umut maral (dayı)

kamera | camera
loiez deniel
volkan doğar

grafik tasarım | graphic design
kemal bozkurt

kurgu | editing
önder uygun
loiez deniel
kemal bozkurt

müzik | music
djvan gasparyan
michael brook
together forever

cafe inciraltı’na teşekkürler
thanks to cafe inciraltı

————————

2011
tursu.tv
karaşın film

This slideshow requires JavaScript.