Category Archives: Yazılar
Aytül Hasaltun n’ler yazmış…
senede 1 gün
Bir süredir yeniden düşünüyorum; bir eylemi sıfatlarla tanımlamaya çalışmanın, kaygan zeminini ve aslında nasıl da ‘hiçbirşey’ demek olduğunu. İktidardan beklenen kabul etmemesidir. Kabul ederse ‘hakkını teslim etmek’ zorundadır çünkü. Ama ‘aydın’ ya da ‘öncü’ olanın rolü başkadır. Kılavuz olmalıdır. Gördüğünü ifade etmelidir. Zaten senede 1 güne sıkıştırılmış bir utanç ne kaygan bir zeminde çözümlenebilir ne de araya başka başka meseleler getirilerek hafifletilebilir. Sadece ben değil, Serin de arkadaşlarıyla oynamayı sevdiği için. Aris Amca’sı ve Linda Teyze’sinin çocuklarıyla, kuzenleriyle birlikte olmak istediği için, sesim daha gür çıkıyor. 24 Nisan SOYKIRIM anmasının günüdür. Senede bir gün beraber ‘yas tutma’ becerisidir. Hiç değilse bunu borçluyuz diye düşünüyorum; yeniden…
Aytül Hasaltun
24 Nisan 2012
bugün

bugün diye başlıyor not… bugün, bugünü yazmaya çalışıyorum. gözlerimi kapadığım anda kıpkırmızı kocaman elim, içi derin bir delik. neler attıysam bu kazana kaynamış, fokurdamış. boğazım düğüm olmuş uyandığımda, ki zor uyandım. serinle sırtsırta uykumdan uyandım. heyecanın yoksunluğu çepeçevre, uyanmak istemiyorum. ağır yine herşey… ne yapsam nafile… bugün hangi birine koşsam -ki koşmaktansa ağırlığınca yönelmek aslında- kesmiyor, oyalamıyor. yaşayayım madem diyorum o yaralı bereli dipsiz kuyuda, sabırla kalayım korkmadan. korkuyorum. korkum hızla nefrete dönüşüyor ve illa ki bir yerim kanıyor. kan yere düşmeden kuruyor.
hastanenin sabun kokulu ıslaklığına çocuk mektuplarım karışıyor. oysa daha iki sabah önce bir küfürle uyanmıştım. “hay senin geçmişini…” sen ağlama diyebiliyorum sadece. kalabalık koridordan yalnız ilerlerken. iki aydan beri hastane, çok acının en acımasız hali. senin yerine de ağladım ben. ama çok eskiden… hangi yöne gidiyordum acaba, o oda mıydı? bu oda mı? hep bulamam. hep kaybolurum hep köşede bir bakkal yoktur çünkü. olsa bile o bakkalda leblebi tozu satılmaz o da geçmişte kaldı çünkü. yıldız tozu varsa ondan alsam, arabesk bir masalın içine bir tutam katsam… …sam, ya da saçmalamayı bırakıp biraz uyusam. yeni mi kalkmıştım? bugün ne kadar da zor geçiyor?
uzun süre yarama bakamadın. hoş; ben de bakamadım. ama sonra sevip okşamam gerektiğini anladım. tatlı tatlı kaşınmaya başladığında küçük bir köpek gibi okşadım. en son acil servisin yavruağzı badanalı duvarında tepinirken bakmıştım. lacivert, kırmızı, mor bir tepenin ardında bir damar kesisini eklemeye çalışıyordu, civanım doktor. en geç bir saat sonra ek yerinden kopacaktı tekrar. çözüm için bir saat vardı. aldılar, götürdüler diktiler. dün serini ilk kez gibi kucağıma aldım. tanrım ne büyük mutluluktu! bugünü değerli kılan iki saniyelik bir an.
bugün, neler oluyor? sana, bana, herkese neler oluyor? …
anladım, çocuksan, dünya hızla düşüyor… çocuğumun kùçücük kollarında sarmalanıyorum, o uykusunda ağlıyor, adını söylüyorum tatlı tatlı. çağrıma cevap veriyor. ağlamayı kesiyor. adımı söylüyorum tatlı tatlı. cevap verecek miyim bilemeden bekliyorum. sabırla,… sahi herkese neler oluyor?…
Aytül Hasaltun
3 şubat 2012
can kırığı
can kırığı sol yanım. sana mecburum. evimin balkon camı, senelere durmuş meğer, incecik olmuş bu sebepten. yoksaymışım, aldırmayıp üzerini kapatmışım. ses edecek oldum, nefretiyle yardı avucumu. kanadım çok. genzim yandı. bildim kötü birşey olacak. çünkü bir tek ayrılık yakar genzimi ve anlarım ki mümkünü yoktur, dönülmez geri. “oğlum” dedim, canımın parçası, olmaz ama olursa diye… ameliyethane soğuk kokar hep. “oğlum” dedim, içim titredi. bayılmışım.
kaçtır yazmadım, yazamadım. tatar gelini anneannemdi yazmak istediğim. sağ elimle defterime yazdım, sonra bir daha yazamadım.
… yetmedi, kendi gözlerimle görmek istedim. “ben bayramda sizsiz olmam” dedim van’a gittim. boğazımda düğümlenenleri yazarsam akıtırım sandım. denedim. yine yazamadım.
boydan boya nefretiyle yardım avucumu. ilk günler yer altımdan kayacak, dolaplar üzerimize yıkılacak, herkes bana doğru çılgınca koşacak sandım. canım tekrar tekrar acıyacak sandım. bir iki omuz darbesi dışında pek birşey olmadı neyse ki… “yazarsın” dedi yıldızım ben yine yazamadım.
sol elimeymiş kısmet. bilgisayar ortamında sadece dokunmaktan bahsetmiyorum, bayağı ciddi ciddi kalem tutmaktan bahsediyorum. buna da çalışmışlığım var, ansiklopedi okuduğum zamanlardan. yeni bir dil yaratamayacağımı anlayınca sol elime çalışmaya başlamıştım. bilirim demem o ki…
intihara meyyal yaşadım hep. yaşamın kıyısında bir ayağım sudaydı çoğunlukla. ağırdı yaşamak. bilmek. görmek. bile bile, göre göre olduramamak. Van’dan sonraki temel duygum da buydu. barınak lazımdı önce ya; koruyacak, saklanacak, aidiyet yaratacak herhangi birşeyler. bense kız çocukları için tokalar ve herkes için bayram çikolatalarıyla ve ne yazık ki “eski”lerle gitmiştim. çadırı olan şanslıları dolaşıp dağıttım. kar henüz yağmamıştı ama soğuğundan ziyadesiyle nasibimizi aldık. aklımda bir şiirden mısralar vardı, ” hangi dilde ağlar çocuklar ” gibi sorularım vardı. serin’den kardeşine öpücüklü montu giydirirken o bebeğin ağlamak/susmak kararsızlığı vardı. şener abi bİndirdi merkeze ulaşacağımız minibüse. kaçar gibi uzaklaştım felaketten. felaket duygusuna aslında hiç de yaklaşmadan. parmaklarımdan biri kopacak gibi olunca anladım kemal’siz, serinsiz, annemsiz olmak istemediğimi. felaketimi…
canım kocam. bugün doğum günün. ve ben kalan ömrümde sensiz olmam, olamam. sen benim sol yanımsın. sensiz hep eksik. gedik…
Aytül Hasaltun
18 Aralık 2011
İstanbul
sensiz bayram yapmıyoruz…
sensiz bayram yapmıyoruz…
sanatın iyileştirici gücüne ve faşizme inat yanyana olmanın gereğine inanıyoruz. bir süreden beri içinde olduğum çapa-üniversite hastanesi deniz yıldızı dans/hareket terapisi grubundan olan çalışma arkadaşlarım; zeynep, elçin, yasemin ve cengiz ile bayramımızı van-erciş’te yardım gönüllüsü olarak geçiriyoruz.
gayri-resmi hayat döngüsü..

insanlık vicdan ve adaletten bu kadar yoksunken, tutkularım; dans/edebiyat/kocam/çocuğum/yeşil/dağ/deniz/kedim müjgan/şehir/eski kitap kokusu/yeni defterler/stabilo marka siyah kalem/sinema/sardunya/portakal çiçeği kokusu/ su-deniz-havuz-hamam/yırtık pırtık eşofmanlarım/annemin hep gülümseyen fotografları/ayna-kamera-sahne/bölünmemiş kesintisiz uyku/benimle gezmekten yorulmuş tabanı düz ayakkabı- bot-sandalet-terlik/pembe çiçekli perdelerim/ailemin en büyüğünden bayram masaları/çocukluk ansiklopedilerim/eski defterlerim-eski aşklarım/maydanoz tarlalarındaki çocukluk kokum/sonsuzluk-sonsuz aşkım/vazolar/babaannem-anneannem ve annemden bana kalanlar/tüm tatlı meyveler/kaybolduğum sokaklar/güneş-yağmur-kar-dolu/kentlerin kalbinden geçen sular/ su kenarlarındaki kahveler/bebek ayağı kokusu/ yaşarken bulduğum kardeşlerim ve yollar ama en çok tren rayları…
en çok bunlara tutunarak yaşıyorum…
yapılandırılmış/kurgulanmış/planlanmış yaşayamıyorum. hareketin doğallığına ve akışa inanıyorum, değişime-değiştirip dönüştürmeye inanıyorum, insana inanıyorum.
yaşamak bana zul geliyor/kendimce yaşamayı çok seviyorum
tenimden öte, içimde en derinimde yankılanan şu sözleri en kötü, en umutsuz zamanlarımda aklıma getiriyorum;
” dans et, yoksa kaybolacağız…”
en büyük “kötülüklerin” bile hayatımı çoğalttığını biliyorum. sahnedeki malzemem, tüm deneyimimle bedenim ve sahne benim biricik evim…
aytül hasaltun
dans sanatçısı ve koreograf
en çok insana inanıyorum
gittim mi? …gittim. kanat çırparak. birazı; acaba, sanki, belki diye sora sora. öfkeyle yıkıp yakarak değil de, sevgiyle terketmeyi kendime öğreterek gittim. gideceğim yerde mutlu olacağımı bildim…

yeni evimiz, bir yanıyla yeni işlerimiz…
yeni eşyalarımız da olmalı.
dün serin’imiz için “genç” odası takımı aldık. bugün her köşeye bakmaya çalışıyorum; neyi nereye koymalı/ nerede ne eksik var? eksik eşyalar ruhumu eksiltiyor sanki… dokunduğum her şeye bağlanıyorum, gözüm görmezse ben de olmuyorum. yatak odasına çalışmalık bir berjer, dilsiz bir uşak, bir komidin. girişte, hiçbir zaman tam da istediğim gibi olamamış kütüphanem/ hep hayalini kurduğum kocaman yemek masası, banyo için bir dolap, dolabın üzerinde marilyn monroe baskılı bir kutu. mutfağı ayırmak için bir speratör…
Read the rest of this entry
beyoğlu bahçemizdi

durmak çok acaip bir eylemsellik haliymiş, bilmezdim… hastane bahçesinin dimdik çınarlarının altında; üzüntü, hınç, öfke ve kusmuk içinde otururken farkettim. en küçük yer değiştirmeler bile büyüktü. sarkmış omuzlarımıza rağmen. hele ki koşmak… arzu koşmaya başladı, koşmaya başladım, birden herkes koşmaya başladı. yakınlarını son kez görebilsinler diye içeri aldılar. biz dışarıda, hakan’ın sıcacık kalbinin durmasını bekledik. serin’e hamileliğim sırasında, kalbinin oluştuğunu ve atmaya başladığını öğrendiğimde nasıl da sevinmiştim. hakan’ın kalbi hiçbir zaman durmayacak. çünkü kıyılamayan güzel gözleri dışında tüm organlarını bağışladık. öylece sıcacık uyumaya devam edecek.
şehir tiyatrolarında tarık günersel’le cumhuriyet’in, sanırım 75. yılı için, bir projede çalışmaya başlamıştık. tarık bey bir gün yazı yazmamızı istedi. cumhuriyet ya da atatürk’ün dışında kişisel birşeylerdi. yazdım verdim. ertesi gün hem ayla abla hem tarık bey benimle konuşmak istedi. konuştuk da. iki üç gün içerisinde, babamın benim için arkadaşından ikinci el aldığı, bazı tuşları bozuk daktilonun yerine, söylemeye gerek var mı bilemiyorum ama “toplama” bir bilgisayar alındı. peçetelerdeki, günlüklerimdeki, sigara kağıtlarındaki tüm karalamalar artık siyah beyaz bilgisayar ekranındaydı. tarık bey’in yönlendirmesi ve referansıyla da birkaç gün içinde nedim gürsel’in masasında… ilerleyen günlerde nedim bey, toplantı halindeydi ve ben de ikinci telefondan sonra aramamaya karar vermiştim zaten. sıkıntılı ve eksik istiklal’de dolaşıyordum.
istiklal’in tanıdık yüzleri vardır. kanat gibi, şair oktay rıbal gibi, gürol gibi… sıklıkla karşılaştığım gürol’la bir süre sonra selamlaşmaya sonra da konuşmaya başladık. hemen ilk konuşmamızda dedi, “gel seni bizimkilerle tanıştırayım”… sihirli bir dünyaya açılan anahtar kelimeydi bizimkiler. aldı beni kelaynak piya’ya götürdü. fadıl’la tanıştım ilk, nesimi’nin ödevi benim dosyama gözatmaktı. iki üç gün sonra dosyam, çeşitli notlar alınmış ve bayağı eksimiş haliyle ütopiya’nın yayına hazırlandığı masadaydı. derginin yeni sayısında yazınız basılacak telefonu, hala en mutlu anlarımdan biridir. işte böyle tanıştım bizimkilerle… hayatımın nasıl değiştiğini, en baki dostlarımı ve aşklarımı anıyorum şimdi. hakan öleli henüz bir gün olmuşken…
merdivenleri tırmanıp içeri adım attığımda, büyük bir alışkanlıkla baktığım ilk yer müzik kabini ve bar olurdu. eğer hakan, ona büyük bir karizma sağlayan köşesindeyse ve gürol’da barda ya da mekanın içinde herhangi bir yerdeyse, üstelik fadıl yukarıdaysa, hayat benim için stabil, rahat ve sorunsuzdu. ihtiyacım olan ruh, dostluk ve vicdan ve akıl benim emrime “amade” olabilirdi. kafası karışık herkes gibi, 18-25 yaş arası herkes gibi bencildim, hassastım ve dünyayla sorunlarım vardı. hakan’ın müziği bana en iyi gelen şeylerden biriydi. üstelik beğendiklerimizi hakan bizim için çoğaltır ve verirdi. hala derslerimde kullanırım onları. üstelik pek de kimsenin bilmediği eserler olduğu için, beğenilip sorulduğu zaman tuhaf bir üstünlük hissiyle havamı da atarım. çok da konuşmazdık belki ama kendimizden bilirdik birbirimizi. solcuyduk, iyi çocuklardık. hayallerimizi yaşardık.
“seviyorsan evlenme” dedi fadıl. zaten yolunda gitmeyen birşeyler vardı ya sonunda yokmuş gibi davranamamaya başladım. düğünüme onbeş gün kala, evlenmekten, çanakkale’ye yerleşmekten ve çamur içinde oynamaktan vazgeçtim. beyoğlu babam fadıl, seneler sonra benzer bir cümlenin olumlu halini kemal için kuracaktı. “seviyorsan evlen, çocuğunuz olsun hatta, çocuk dünyada başına gelebilecek en güzel şey, seni asla terketmeyecek sevgili”… terkettiğim kalbi kırık sevgilinin, sitemli sözlerini işlediği seramik vazoyu, içinde otuza yakın kırmızı gülle piyaya yollaması manidardı. öyle ya, evimizi “onlar” yıkmıştı. kimsenin evimi yıktığı falan yoktu, sadece kendim gibilere rastlamıştım. cesaret ve güç almıştım. piya benim hayal dolu yeni evimdi, beyoğlu bahçemiz… biz artık hep oradaydık. gecelere yayılan yayın hazırlıkları ve toplantılar, pazar kahvaltıları, altlı üstlü evlerdeki sayısız macerada hep nefes aldık. birlikte durmasaydık, hiçbir şey anlatamayacaktık.
önce öztürk uğraş yoruldu anlatmaktan. sonra kazım koyuncu şimdi de dj hakan… piya’nın, şahika’nın, indigo’nun ve en son peyote’nin hakan’ı. biz ayrı ayrı yerlerde anlatmaya devam ediyoruz şimdilik, kimbilir belki bizim de vicdanımız ve kalbimiz hiç durmaz. sosyalizmi anlatırız, komünü anlatırız, vicdanı anlatırız, ne bileyim aklımızı ve ruhumuzu korumanın yollarını anlatırız. elbette nacizane ve elbette sorana… dans buluşma’yı tüm zorluklarına rağmen kapatmama çabam, kıyamama halim bundandır. cesaret ve güç verebilmek içindir. tüm yüreğimle “yapabilirsin” demek için… tıpkı piya’nın bana dediği gibi… bu sabah aylin anlattı; konuşuyorlarmış, gerilla olmamız lazım demiş aylin’e, o da sormuş “tamam da hakan nasıl, ne yapalım?….” en naif, en çocuksu, en temiz, en muzip haliyle ciddi ciddi yanıtlamış, “spor yapalım”… kaç gündür ağlıyordum, çok güldüm, ilk kez gülüyormuş gibi güldüm…
solcuydu, iyi çocuktu, hayallerini yaşadı…
Kır Çiçekleri
Bu benim ikinci anneler günüm olacak. Belki de üç demeliyim. Hamileydim. Tek istediğim sağlıkla doğmasıydı. İkincisinde, yani geçen sene anneler günü şımarıklığını, kendimce dibine kadar yaşadım. Bana alınmış elbiseyi giyip, kolyeyi taktım, annelerimi ziyaret ettim, mutluydum, ailemleydim vs vs…
Şimdi Pazar günü gelsin mi gelmesin mi pek bilemiyorum. Evet hergün bok temizliyorum, kesinlikle bir anneyim. Evet hergün; taze, yeni, değişik gıdalar bulmaya çalışıyorum, anneyim ve sanırım bir de genetik kodlarımızda var. Evet hergün, belki bir saat, belki yarım saat, belki on dakika, belki bir dakika önce yaptığımın tam da aynısını yaparken bulabiliyorum kendimi. Anneyim işte ya! Hergün ve gece ne kadar zorlayıcı olursa olsun, bir sonraki sabahı iple çekiyorum, düşünürken ve heyecandan uykum kaçarsa, hava da soğuksa titreyerek bir sigara içip, özlemiş, yorgun ve sigaradan ve vicdan azabından temizlenmiş yanlarınına varıyorum. Vuslatın sarhoşluğunda rahat uyuyorum. Anneyim, deli değil… Hele başkaları tarafından sevildiğini, önemsendiğini görmek, beni melekler kadar iyi yapıyor. Dünyanın harika bir yer olduğuna yürekten inanıyorum. Saf?… Bana bir kalbim olduğunu hissettiren dramları severdim hep ama anne olduğumdan beri kalbimin yamacında bir kalbin daha attığını bilmek, beni daha duyarlı ve daha titiz kılıyor sanırım. Titiz demişken, ellerimde su ve sabundan açılan yaraları, geceleri bolca vazalinleyip gidermeye çalışıyorum. Kesinlikle daha çok çalışıyorum. Benim kadar tembelliğe meyyal birinden beklenmeyecek kadar. Anneme emanet edip hayat memat uğraşırken, kirli bir giysisini burnumun dibinde tutuyorum. Ağladığımda birileri görecek de açıklayamayacağım diye köşe bucak saklanıyorum. Ateş kadar sıcakken, buz gibi şelaleler çağlıyor, serinletiyor. Kelebekler kanat çırpıyor. Anneyim ya bütün mahlukatların da annesiyim sanki. Herkesleri niniyle, masalla uyutabilirmişim gibi geliyor. Başımın belası karıncaları hatta akrebi bile. Hastalığından neştersiz kurtulduğundan beri, serin daha rahat uyuyor.
Öğrendim. Daha doğrusu yeni farkettim. Sabır, özen ve tutku anneliğin tarifi. Bu sadece bir çocuk mu dünyaya getirmektir bu konuda emin değilim. Üstelik her annenin tarifi bu olmayabilir. O zaman bazı annelerin anneler gününü kutlayıp, bazılarını öylece geçecek miyiz ya da biyolojik olarak anne olmayıp, canla başla kendini bir davaya adayanlara anne demeyecek miyiz ya da anne ya da çocuk ikilisinden biri, gökyüzünden diğerini izliyorsa ne olacak, yani neler olacak? Bu bir klişe söylemse bile, gerçekten kapitalizmin oyununa gelmeyip, tüketmezsek, anneler gününü hatırlatmayı en kutsal görevi bilen markalar bu günü verdikleri gibi geri alırlarsa, Mayıs’ın ikinci pazarını hatırlayanlara ne olacak? Tüketmezsek, birbirinin kıymetini bilen, mutlu anneler ve çocuklar olamayacak mıyız?
Galiba kır çiçekleri en iyisi…
Yemek masalarını severim
Yemek masalarını severim. Kalabalık yemek masalarını daha çok severim. Bir oğlum olduğundan beri, günün hatırı sayılır bir bölümünde, avcı-toplayıcı zamana geçiş yapmış gibiyim. Çarşı pazar dolaşıp, dalından yeni kopmuşunu, yeryüzünün derinliklerinden yeni çıkmışını bulmaya çalışıyorum. Çoğu zaman da, bu pazar yükünü sırtımda taşıyorum. Semt pazarlarında satıcılar, seslerinin en tok haliyle çağırıyorlar, “Ayıralım ablalar, gel seçmece bunlar”…
Tüm dürtülerime rağmen bu seçmece işini beceremiyorum. Satıcının taze, yeni gibi sözlerine inanmak istiyorum. “Acaba içinde çürük çarık var mı?…” diye dertlenmek ve ayıklamak ayıp geliyor.
Serin’le beraber yumurta boyamaya gidiyoruz. Anca boyadığımız altı yeşil yumurta sonrası Serin uyumak istiyor. Koşa koşa eve geliyoruz. Kalan seksendört yumurtada kalsa da aklım, Serin’in rahat ve derin uykusuna bakınca mutlu oluveriyorum. Telefonda Aris’le gülüşüyoruz, “Acabahergün mü yumurta boyasak?” Ama aslında her pazar, sıkı bir yemek masası kuruyoruz. Açık masa, katılacaklar sabahtan el kaldırıyorlar -ki yetelim… Bu hafta açık masa Cuma’dan, çünkü Paskalya… Masada çürük çarık var mı? diye dertlenmek ve ayıklamak çok ayıp geliyor… Öyle ya, kardeşliğimize çok inanıyorum. Yanlış anlaşılmasın; masala değil, bize inanıyorum…
Bir dizi filmi sıkı seyrediyorum diye dalga geçiyorlar benimle. Ama bugün çok esaslı bir laf etti en esas kahraman; ” Gerçek olan herşey önce bir hayal değil miydi?…” Hayal bu. Biliyorum. Günlerden bir gün masaya, 24 Nisan’ın Soykırım Anması olduğunu unutarak oturalım istiyorum.
http://www.epress.am/tr/2011/04/24/din-degistiren-yani-musluman-olan-ermeniler-neden-tehcire-gonderilmedi/
Ay gözlerimde doğuyor
Bekleyecek olmanın, üstelik bu bekleyişin engelli bir bekleyiş olacağını bilmenin sıkıntısıyla çıktım banyodan. Evet banyodaydım, bedenime çocuğum gibi bakmaya çalışıyordum. Üşümüş ve yorgun. Rekabetin doğurduğu yetişmeye çalışma halinden bıkkın.
Kapıyı açtığım anda içimden geçti sanki tüm boğaz. Öldürülüp çöpe atılmış çocukları unuttum. Tecavüzlerin sesinin olmadığını unutum, yasakların bedelinin can olduğunu unuttum. Serin’e bakmanın zor olduğunu ve ne kadar çırpınsam da mutsuz anemi hayatımdan atmanın mümkün olmadığını unuttum. Evimin küçüklüğünü, mutfağımın olmayışını unuttum. Doğa belki böylelikle mucizevi…
Güneye ya da Hindistan’a gitmeme gerek yok. Ne kadar uzağında kalsam da, hiç beklemiyorken karşıma çıkıp, şaşırtabiliyor. İçimde kelebekler kanat çırpıyor, sular göğsümden çağlıyor, tohumlar parmak uçlarımdan filiz veriyor, ay gözlerimde doğuyor.
Dün günlerce güneşi görmediğimden olsa gerek, hayata veda etmek üzereydim. Bugün ve bu gece işte bunlar oldu. Kan ve et için bu kadar çıldırıyorsak, gözümüze bir an için ilişen bir güzelliklere ait hissediyorsak hala hayvanız bence. İpad’li olmak ya da olmamak. Durumu hiç değiştirmiyor. İşte bütün mesele bu…
Sırf bu bile “sınıfları kaldırmalıyız” söylemini, benim açımdan doğrulamaya yetiyor…
22 Nisan 2011
Aytül Hasaltun

