aytülhasaltun.atölye.2011/12
aytülhasaltun.atölye.ikibinonbir.ikibinoniki
güncel dans
aytulhasaltun@gmail.com
aytulhasaltun.wordpress.com
0533 259 32 39

açlık şehrinortayerinde
açlık şehrinortayerinde/hunger InTheMiddleOfTheCity
‘Hrant Dink’e” / ”for Hrant Dink”
KOLTUKlarımızda oturuyorduk
Herşeylerimizi BUZ dolaplarına kaldırmıştık
19 Ocak 2 çift sıfır 7’de
Önce BUZ gibi dolaplarımız kırıldı
Sonra Kırmızı KOLTUKlarımız boşaldı…
BUZ tutmuş tüm günahlarımız eriyip sızdı kapısından ÖLÜ toprağına
Oturup yazmaya çalıştık eriyen günahlarımızı
Inciraltındaki toprak emdi, biz daha ilk yaprağı doldurmadan…
Bir baktık ki
Ne BUZ dolap; BUZ dolap
Ne BİZ artık BİZ
İncir ağacına astık tüm günahlarımızı
Aris NALCI, Galata 23/08/2011
We were sitting in our CHAIRS
Everything was removed into the FRIDGE
19 January 2 double zero 7
First our FRIDGE’s were broken
Then our red CHAIRs become empty
All our FROZEN sins melt down from the door of the FRIDGE to the dead ground
Tried to write our melted sins
Fig tree absorbs it, before we fill the paper
Once we looked at
FRIDGE was not FRIDGE
We were not we
Anymore
We hang our sins to the fig tree
Aris NALCI, Galata 23/08/2011
——————
toprak; kuru/ sert/ taşlı, tenimi yırtıyor. koca incirin balına kanmamak gerek.
toprak; tırnaklarımın arasında/ağzımın içinde/burun deliklerimde/terleyip su olduğum her yerde biteviye… şehrinortayerinde…
senelerce ne yapacağımı bilemedim ya, senden yadigar bu dolapla, kapağını her açtığımda “açlığım”
“açlıkları”
geldi aklıma. hala açım, onlar da hala açlar…
kaç yıl, kaç ay, kaç saat geçti üzerinden bilmek istemiyorum.
hatta saymayı, unutmak istiyorum;
amma velakin,
bir uğultu yükseliyor içimde
şimdi, belki de burada birinin daha
düştü kalemi…
burada mı? şehrinortayerinde?…
Aytül HASALTUN, Galata 23/08/2011
Soil;
ground; dry / hard / stony, pierces my skin. Don’t have to believe to big figs honey
ground; in between my nails/in my mouth/in my nostril / its in everywhere sweat…inthemiddleofthecity…
I didn’t knew what I have to be done with this memorial fridge from you,
every time that I open its door “mu hunger”
“their hunger”
come to my mind. Still hungry, they are too…
How many years, how many month,
how many hours passed over i don’t want to know. Want to forget.
But
A buzz rises up from inside me
now, may be here
some ones pen fall down too
Here? inthemiddleofthecity?…
Aytül HASALTUN, Galata 23/08/2011
——————-
hikaye ve hareket | story and movement
aytül hasaltun
yönetmen | director
önder uygun
görüntü yönetmeni | director of photography
umut maral (dayı)
kamera | camera
loiez deniel
volkan doğar
grafik tasarım | graphic design
kemal bozkurt
kurgu | editing
önder uygun
loiez deniel
kemal bozkurt
müzik | music
djvan gasparyan
michael brook
together forever
cafe inciraltı’na teşekkürler
thanks to cafe inciraltı
————————
2011
tursu.tv
karaşın film
This slideshow requires JavaScript.
en çok insana inanıyorum
gittim mi? …gittim. kanat çırparak. birazı; acaba, sanki, belki diye sora sora. öfkeyle yıkıp yakarak değil de, sevgiyle terketmeyi kendime öğreterek gittim. gideceğim yerde mutlu olacağımı bildim…

yeni evimiz, bir yanıyla yeni işlerimiz…
yeni eşyalarımız da olmalı.
dün serin’imiz için “genç” odası takımı aldık. bugün her köşeye bakmaya çalışıyorum; neyi nereye koymalı/ nerede ne eksik var? eksik eşyalar ruhumu eksiltiyor sanki… dokunduğum her şeye bağlanıyorum, gözüm görmezse ben de olmuyorum. yatak odasına çalışmalık bir berjer, dilsiz bir uşak, bir komidin. girişte, hiçbir zaman tam da istediğim gibi olamamış kütüphanem/ hep hayalini kurduğum kocaman yemek masası, banyo için bir dolap, dolabın üzerinde marilyn monroe baskılı bir kutu. mutfağı ayırmak için bir speratör…
Read the rest of this entry
Gözlerini Açtığı An Öldüğü An
dans.performans
28 Mayıs Cumartesi 20.30
Anayurt Oteli’ni okudum döne döne. Her seferinde biraz daha kaybolarak ve şaşarak. O kısa kısa cümlelerde bir insanı katil olmaya sürükleyen çaresiz bekleyişi ve becerememe halini anladım.
Sonra çaresizce bekleyemediğimi anladım. Farkettim ki biri daha çaresizce bekleyemiyor. Üstelik Zebercet’ten daha silik, geçmişi unutturulmuş bir kadın. Ortalıkçı kadın. Umut diye beklediği kadının adı bile yokken o, Zebercet için mamalar yapıp etrafa çeki düzen veriyor. Hergün alev alev yanan anayurdun küllerini süpürüyor. Bir tek kedisi var şu hayatta. Onu sevdiğini bilemiyor. Becerilirken donunu yarıya kadar sıyırıp, gözlerini kapıyor. Donunu yarıya kadar sıyırıp, gözlerini kapıyor. Yarıya kadar sıyırıp, gözlerini kapıyor. Sıyırıp, gözlerini kapıyor. Gözlerini kapıyor. Çaresizce beklemekten vazgeçip gözlerini açtığı an öldüğü an oluveriyor. Gözlerimi kapadığım an öldüğüm an oluyor…
Bana bunu neden yapıyorsun? Neyi görmemem gerekiyor?
Zavallılığını mı?
Zavallılığımı mı?
İnanmamalıydım di mi?
Birbirleri için varolmayan iki kadının ortak şarkısı…
varolmayan iki kadının ortak şarkısı…
kadının ortalıktaki şarkısı…
ortak şarkı…
Konsept. Aytül Hasaltun
Yaratıcılar. Aytül Hasaltun . Gizem Akman
Ses ve Müzik. Berk Kula . Mehmet Demirdelen . Arın Kuşaksızoğlu
Video tasarım. Sevgi Ortaç . Hande Sakarya
Fotograflar. Özgür Biber
Teknik. Aris Nalcı
Grafik Tasarım. Kemal Bozkurt
This slideshow requires JavaScript.
beyoğlu bahçemizdi

durmak çok acaip bir eylemsellik haliymiş, bilmezdim… hastane bahçesinin dimdik çınarlarının altında; üzüntü, hınç, öfke ve kusmuk içinde otururken farkettim. en küçük yer değiştirmeler bile büyüktü. sarkmış omuzlarımıza rağmen. hele ki koşmak… arzu koşmaya başladı, koşmaya başladım, birden herkes koşmaya başladı. yakınlarını son kez görebilsinler diye içeri aldılar. biz dışarıda, hakan’ın sıcacık kalbinin durmasını bekledik. serin’e hamileliğim sırasında, kalbinin oluştuğunu ve atmaya başladığını öğrendiğimde nasıl da sevinmiştim. hakan’ın kalbi hiçbir zaman durmayacak. çünkü kıyılamayan güzel gözleri dışında tüm organlarını bağışladık. öylece sıcacık uyumaya devam edecek.
şehir tiyatrolarında tarık günersel’le cumhuriyet’in, sanırım 75. yılı için, bir projede çalışmaya başlamıştık. tarık bey bir gün yazı yazmamızı istedi. cumhuriyet ya da atatürk’ün dışında kişisel birşeylerdi. yazdım verdim. ertesi gün hem ayla abla hem tarık bey benimle konuşmak istedi. konuştuk da. iki üç gün içerisinde, babamın benim için arkadaşından ikinci el aldığı, bazı tuşları bozuk daktilonun yerine, söylemeye gerek var mı bilemiyorum ama “toplama” bir bilgisayar alındı. peçetelerdeki, günlüklerimdeki, sigara kağıtlarındaki tüm karalamalar artık siyah beyaz bilgisayar ekranındaydı. tarık bey’in yönlendirmesi ve referansıyla da birkaç gün içinde nedim gürsel’in masasında… ilerleyen günlerde nedim bey, toplantı halindeydi ve ben de ikinci telefondan sonra aramamaya karar vermiştim zaten. sıkıntılı ve eksik istiklal’de dolaşıyordum.
istiklal’in tanıdık yüzleri vardır. kanat gibi, şair oktay rıbal gibi, gürol gibi… sıklıkla karşılaştığım gürol’la bir süre sonra selamlaşmaya sonra da konuşmaya başladık. hemen ilk konuşmamızda dedi, “gel seni bizimkilerle tanıştırayım”… sihirli bir dünyaya açılan anahtar kelimeydi bizimkiler. aldı beni kelaynak piya’ya götürdü. fadıl’la tanıştım ilk, nesimi’nin ödevi benim dosyama gözatmaktı. iki üç gün sonra dosyam, çeşitli notlar alınmış ve bayağı eksimiş haliyle ütopiya’nın yayına hazırlandığı masadaydı. derginin yeni sayısında yazınız basılacak telefonu, hala en mutlu anlarımdan biridir. işte böyle tanıştım bizimkilerle… hayatımın nasıl değiştiğini, en baki dostlarımı ve aşklarımı anıyorum şimdi. hakan öleli henüz bir gün olmuşken…
merdivenleri tırmanıp içeri adım attığımda, büyük bir alışkanlıkla baktığım ilk yer müzik kabini ve bar olurdu. eğer hakan, ona büyük bir karizma sağlayan köşesindeyse ve gürol’da barda ya da mekanın içinde herhangi bir yerdeyse, üstelik fadıl yukarıdaysa, hayat benim için stabil, rahat ve sorunsuzdu. ihtiyacım olan ruh, dostluk ve vicdan ve akıl benim emrime “amade” olabilirdi. kafası karışık herkes gibi, 18-25 yaş arası herkes gibi bencildim, hassastım ve dünyayla sorunlarım vardı. hakan’ın müziği bana en iyi gelen şeylerden biriydi. üstelik beğendiklerimizi hakan bizim için çoğaltır ve verirdi. hala derslerimde kullanırım onları. üstelik pek de kimsenin bilmediği eserler olduğu için, beğenilip sorulduğu zaman tuhaf bir üstünlük hissiyle havamı da atarım. çok da konuşmazdık belki ama kendimizden bilirdik birbirimizi. solcuyduk, iyi çocuklardık. hayallerimizi yaşardık.
“seviyorsan evlenme” dedi fadıl. zaten yolunda gitmeyen birşeyler vardı ya sonunda yokmuş gibi davranamamaya başladım. düğünüme onbeş gün kala, evlenmekten, çanakkale’ye yerleşmekten ve çamur içinde oynamaktan vazgeçtim. beyoğlu babam fadıl, seneler sonra benzer bir cümlenin olumlu halini kemal için kuracaktı. “seviyorsan evlen, çocuğunuz olsun hatta, çocuk dünyada başına gelebilecek en güzel şey, seni asla terketmeyecek sevgili”… terkettiğim kalbi kırık sevgilinin, sitemli sözlerini işlediği seramik vazoyu, içinde otuza yakın kırmızı gülle piyaya yollaması manidardı. öyle ya, evimizi “onlar” yıkmıştı. kimsenin evimi yıktığı falan yoktu, sadece kendim gibilere rastlamıştım. cesaret ve güç almıştım. piya benim hayal dolu yeni evimdi, beyoğlu bahçemiz… biz artık hep oradaydık. gecelere yayılan yayın hazırlıkları ve toplantılar, pazar kahvaltıları, altlı üstlü evlerdeki sayısız macerada hep nefes aldık. birlikte durmasaydık, hiçbir şey anlatamayacaktık.
önce öztürk uğraş yoruldu anlatmaktan. sonra kazım koyuncu şimdi de dj hakan… piya’nın, şahika’nın, indigo’nun ve en son peyote’nin hakan’ı. biz ayrı ayrı yerlerde anlatmaya devam ediyoruz şimdilik, kimbilir belki bizim de vicdanımız ve kalbimiz hiç durmaz. sosyalizmi anlatırız, komünü anlatırız, vicdanı anlatırız, ne bileyim aklımızı ve ruhumuzu korumanın yollarını anlatırız. elbette nacizane ve elbette sorana… dans buluşma’yı tüm zorluklarına rağmen kapatmama çabam, kıyamama halim bundandır. cesaret ve güç verebilmek içindir. tüm yüreğimle “yapabilirsin” demek için… tıpkı piya’nın bana dediği gibi… bu sabah aylin anlattı; konuşuyorlarmış, gerilla olmamız lazım demiş aylin’e, o da sormuş “tamam da hakan nasıl, ne yapalım?….” en naif, en çocuksu, en temiz, en muzip haliyle ciddi ciddi yanıtlamış, “spor yapalım”… kaç gündür ağlıyordum, çok güldüm, ilk kez gülüyormuş gibi güldüm…
solcuydu, iyi çocuktu, hayallerini yaşadı…
Kır Çiçekleri
Bu benim ikinci anneler günüm olacak. Belki de üç demeliyim. Hamileydim. Tek istediğim sağlıkla doğmasıydı. İkincisinde, yani geçen sene anneler günü şımarıklığını, kendimce dibine kadar yaşadım. Bana alınmış elbiseyi giyip, kolyeyi taktım, annelerimi ziyaret ettim, mutluydum, ailemleydim vs vs…
Şimdi Pazar günü gelsin mi gelmesin mi pek bilemiyorum. Evet hergün bok temizliyorum, kesinlikle bir anneyim. Evet hergün; taze, yeni, değişik gıdalar bulmaya çalışıyorum, anneyim ve sanırım bir de genetik kodlarımızda var. Evet hergün, belki bir saat, belki yarım saat, belki on dakika, belki bir dakika önce yaptığımın tam da aynısını yaparken bulabiliyorum kendimi. Anneyim işte ya! Hergün ve gece ne kadar zorlayıcı olursa olsun, bir sonraki sabahı iple çekiyorum, düşünürken ve heyecandan uykum kaçarsa, hava da soğuksa titreyerek bir sigara içip, özlemiş, yorgun ve sigaradan ve vicdan azabından temizlenmiş yanlarınına varıyorum. Vuslatın sarhoşluğunda rahat uyuyorum. Anneyim, deli değil… Hele başkaları tarafından sevildiğini, önemsendiğini görmek, beni melekler kadar iyi yapıyor. Dünyanın harika bir yer olduğuna yürekten inanıyorum. Saf?… Bana bir kalbim olduğunu hissettiren dramları severdim hep ama anne olduğumdan beri kalbimin yamacında bir kalbin daha attığını bilmek, beni daha duyarlı ve daha titiz kılıyor sanırım. Titiz demişken, ellerimde su ve sabundan açılan yaraları, geceleri bolca vazalinleyip gidermeye çalışıyorum. Kesinlikle daha çok çalışıyorum. Benim kadar tembelliğe meyyal birinden beklenmeyecek kadar. Anneme emanet edip hayat memat uğraşırken, kirli bir giysisini burnumun dibinde tutuyorum. Ağladığımda birileri görecek de açıklayamayacağım diye köşe bucak saklanıyorum. Ateş kadar sıcakken, buz gibi şelaleler çağlıyor, serinletiyor. Kelebekler kanat çırpıyor. Anneyim ya bütün mahlukatların da annesiyim sanki. Herkesleri niniyle, masalla uyutabilirmişim gibi geliyor. Başımın belası karıncaları hatta akrebi bile. Hastalığından neştersiz kurtulduğundan beri, serin daha rahat uyuyor.
Öğrendim. Daha doğrusu yeni farkettim. Sabır, özen ve tutku anneliğin tarifi. Bu sadece bir çocuk mu dünyaya getirmektir bu konuda emin değilim. Üstelik her annenin tarifi bu olmayabilir. O zaman bazı annelerin anneler gününü kutlayıp, bazılarını öylece geçecek miyiz ya da biyolojik olarak anne olmayıp, canla başla kendini bir davaya adayanlara anne demeyecek miyiz ya da anne ya da çocuk ikilisinden biri, gökyüzünden diğerini izliyorsa ne olacak, yani neler olacak? Bu bir klişe söylemse bile, gerçekten kapitalizmin oyununa gelmeyip, tüketmezsek, anneler gününü hatırlatmayı en kutsal görevi bilen markalar bu günü verdikleri gibi geri alırlarsa, Mayıs’ın ikinci pazarını hatırlayanlara ne olacak? Tüketmezsek, birbirinin kıymetini bilen, mutlu anneler ve çocuklar olamayacak mıyız?
Galiba kır çiçekleri en iyisi…
Yemek masalarını severim
Yemek masalarını severim. Kalabalık yemek masalarını daha çok severim. Bir oğlum olduğundan beri, günün hatırı sayılır bir bölümünde, avcı-toplayıcı zamana geçiş yapmış gibiyim. Çarşı pazar dolaşıp, dalından yeni kopmuşunu, yeryüzünün derinliklerinden yeni çıkmışını bulmaya çalışıyorum. Çoğu zaman da, bu pazar yükünü sırtımda taşıyorum. Semt pazarlarında satıcılar, seslerinin en tok haliyle çağırıyorlar, “Ayıralım ablalar, gel seçmece bunlar”…
Tüm dürtülerime rağmen bu seçmece işini beceremiyorum. Satıcının taze, yeni gibi sözlerine inanmak istiyorum. “Acaba içinde çürük çarık var mı?…” diye dertlenmek ve ayıklamak ayıp geliyor.
Serin’le beraber yumurta boyamaya gidiyoruz. Anca boyadığımız altı yeşil yumurta sonrası Serin uyumak istiyor. Koşa koşa eve geliyoruz. Kalan seksendört yumurtada kalsa da aklım, Serin’in rahat ve derin uykusuna bakınca mutlu oluveriyorum. Telefonda Aris’le gülüşüyoruz, “Acabahergün mü yumurta boyasak?” Ama aslında her pazar, sıkı bir yemek masası kuruyoruz. Açık masa, katılacaklar sabahtan el kaldırıyorlar -ki yetelim… Bu hafta açık masa Cuma’dan, çünkü Paskalya… Masada çürük çarık var mı? diye dertlenmek ve ayıklamak çok ayıp geliyor… Öyle ya, kardeşliğimize çok inanıyorum. Yanlış anlaşılmasın; masala değil, bize inanıyorum…
Bir dizi filmi sıkı seyrediyorum diye dalga geçiyorlar benimle. Ama bugün çok esaslı bir laf etti en esas kahraman; ” Gerçek olan herşey önce bir hayal değil miydi?…” Hayal bu. Biliyorum. Günlerden bir gün masaya, 24 Nisan’ın Soykırım Anması olduğunu unutarak oturalım istiyorum.
http://www.epress.am/tr/2011/04/24/din-degistiren-yani-musluman-olan-ermeniler-neden-tehcire-gonderilmedi/
Ay gözlerimde doğuyor
Bekleyecek olmanın, üstelik bu bekleyişin engelli bir bekleyiş olacağını bilmenin sıkıntısıyla çıktım banyodan. Evet banyodaydım, bedenime çocuğum gibi bakmaya çalışıyordum. Üşümüş ve yorgun. Rekabetin doğurduğu yetişmeye çalışma halinden bıkkın.
Kapıyı açtığım anda içimden geçti sanki tüm boğaz. Öldürülüp çöpe atılmış çocukları unuttum. Tecavüzlerin sesinin olmadığını unutum, yasakların bedelinin can olduğunu unuttum. Serin’e bakmanın zor olduğunu ve ne kadar çırpınsam da mutsuz anemi hayatımdan atmanın mümkün olmadığını unuttum. Evimin küçüklüğünü, mutfağımın olmayışını unuttum. Doğa belki böylelikle mucizevi…
Güneye ya da Hindistan’a gitmeme gerek yok. Ne kadar uzağında kalsam da, hiç beklemiyorken karşıma çıkıp, şaşırtabiliyor. İçimde kelebekler kanat çırpıyor, sular göğsümden çağlıyor, tohumlar parmak uçlarımdan filiz veriyor, ay gözlerimde doğuyor.
Dün günlerce güneşi görmediğimden olsa gerek, hayata veda etmek üzereydim. Bugün ve bu gece işte bunlar oldu. Kan ve et için bu kadar çıldırıyorsak, gözümüze bir an için ilişen bir güzelliklere ait hissediyorsak hala hayvanız bence. İpad’li olmak ya da olmamak. Durumu hiç değiştirmiyor. İşte bütün mesele bu…
Sırf bu bile “sınıfları kaldırmalıyız” söylemini, benim açımdan doğrulamaya yetiyor…
22 Nisan 2011
Aytül Hasaltun
Kahraman memelerim 10
Bu son meme hikayesi… Sonu gelmeyen hikaye ve teranelere ise biz büyükler, tarih diyoruz…
Onbeş gün sonra doğumgününü kutlayacağız. Muhtemelen çay bahçesinde gazoz eşliğinde. Ebeveynlerinin “büyük bir parti” yapma hayali yok. Istersen büyüdüğünde bunu da psikoloğuna anlatabilirsin. Pastan olacak elbette. Bu kıyağımızı da unutma. Üstelik pipini kestirmekten de vazgeçtik. Bu da doğumgünü hediyen olsun. Büyüdüğünde bütün bir pipiyle ne yapmak istediğine kendin karar verirsin. Aris yine de kirven ama, söz verildi nasılsa bir kere.
Anlamışsındır… Keyfim yok pek. Havadan, sudan ve topraktan… Hava belli temmuz ve nemli Istanbul. Su, insan yutan canavar, küresel felaket. Toprak,… Toprakta sonu gelmeyen bir kansızlık var. Kan dökülmeli… 3000 çocuk taş attığı için cezaevindeydi. Seni cezaevine sokacak devletin #!*(#•^^**”_+…
30’u birkaç gün önce açılım kapsamında salıverildi. Kan dökülüyor. Önce Bursa ve Hatay’da. Sonra… Giresun’da mevsimlik Kürt işçilerin şehre gelebilmesi için eylem yapıldı. Şimdi üç otuza fındık toplamaya başladılar mı?
Bir de 12 Eylül’lü aklama procesi var gündemde. Referanduuum, duma duma dum, ben bir yaalaan uydurdum… Evet çıkarsa Kainat tek kurşunla intihar edecekmiş. Bir kutu plastik mermi hediye etmeyi düşünüyorum. Sen ne dersin sevgili oğlum?
Bütün bunlar içimi kapkara yapıyor. Sana bakınca tüm dertlerimden arınıyorum diyebilmek isterdim. O mutlu annelerden biri olmak isterdim. Ama olmuyor. Seni yaşatma gailesi unutturmuyor. “Bu boktan dünyada çocuk doğurmak istemiyorum” evresine geri döndüm… Yok yok şaka dönmedim… Şu sıralar beni gördüğüne sevinen tek kişi sensin ve ben bu mutluluktan vazgeçmek istemiyorum. Ayrıca gülen bir surat görmek kadar değerlisi yok, bilirsin…
Memelere gelince… Sevgili doktorumuz 1 yaşından sonra kesmemiz gerektiğini söyledi. Uzun uzun yatma hallerimiz devam ediyor nasıl olsa. Bunun için çok da üzüntülü değilim ne yalan söyleyeyim. Üstelik köpek yavrusu gibi üzerimde uyumaların beni benden almaya yetiyor. 77’ye 10 buçuk bedeninle 1.58’e 57’lik bedenimde başını koymadığın tek bir santimkare kalmıyor. Ama sıcak havalarda süt kesmeyi denemesek iyi olurmuş. Doğumdan sonraki ikinci travma buymuş. Yani plan a şu, eylül gibi süt hikayemiz bitecek. Daha şimdiden, sabahın altısında uyandığında seni neyle besleyeceğimi düşünür oldum. Plan b, ömrümün sonuna kadar benden beslenebilirsin (hafif bir sapkınlık sezdim hemen kapatıyorum) Bana bu mutluluğu tattırdığın için çooooooook teşekkür ederim. Kahraman memelerim, çekelemelerinin de sonucu olarak, sürecin sonunda telef memelerim oldu. Ama varsın olsun. Plastik cerrahi ne güne duruyor.
Seni çok seviyorum güzel oğlum… Terleyen saçlarınla başa çıkamayınca saçını yine kestirdik. Ama bu sefer Amerikan… Havalı oldu yani. Yanki go home!…
Veeeeeee Beyoğlu’ndan Serin Sarp Bozkurt için Şekspir’den 66. Sone geliyooooor. Elbette Can Yücel çevirisiyle…
Doğumgünün kutlu olsun canımın içi bebeğim,
nice nice yıllara gülüm nice nice yıllara…
annen aytül
vazgeçtim bu dünyadan
vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmis inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş ¥emen’ e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
Aytül Hasaltun
Temmuz 2010
Konservatuar 2010
Mimar Sinan’ı kazanan
umut
gasia
gamze
ülke
gülçe
ece
Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazanan
ırmak
yolculuğunuzda hep güneş umut ediyoruz.
Candaş, İlkem ve Aytül’e teşekkürler…
