Yazılar

Baş etme, ruhunu koruma…

Korona süreci boyunca hiç olmadığı kadar bilgiye yakınlaştığımızı düşünüyorum. Nihayetinde korunma yollarını öğrenmek de, Sağlık Bakanı’nın her akşam yaptığı (tartışmalı olsa da) gün dökümü de ve en nihayetinde tüm dünyayı mutlu sona ulaştıracak olan aşının bulunması da bilginin, bilmenin farklı halleri. “Bilgi, sorgulamayı farklı bakış açılarını ve deneyimleri  tanımayı ve daha esnek bir yapı kazanmayı sağlayabilir. Dışarısı ile etkileşime kapalı olma (bilgiden yoksun olma) daha geleneksel, tutucu ve ilkel /büyüsel alanda batılda kalmaya yol açabilir. Değişime kapalılık, çağa ve topluma uyumda zorluk ve çatışmalara yol açabilir.”(1) Ve elbette şüphe, bu bilme halinin lokomotifi olabilir pekala. Çünkü yaratıcı eylem merak veya ihtiyacın eseridir daha çok. Senelerdir yaratıcılık üzerine çalışan biri olarak sürecin bizleri böylesine bilgiye zorlamasından mutluluk duyduğumu söylemeden edemeyeceğim. 

Ama tabi bizim topraklarımızda “eğitim şart” ile en klasik -hatta belki de klişe demeliyim- yolu döşenen bilgiyi/bilmeyi işaret etme hali -ki bu tavır eser miktarda eylemsizlik içerdiği için de oldukça sorunlu bana kalırsa- erişim engeli olan birey için oldukça dışlayıcı hatta irrite edici. Onun için de bazı sözlerin söylenmeden önce, kibrin acıtan, ayıran, dışlayan duvarlarının kenarında uzun soluklu ve diğerine özendiği bir dansa girişmek gerek. -Ki o dans da tarihimizden yaklaşık 2500 yıl önce, komşunun topraklarında, “bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir” diyerek çoktan yapıldı aslında. Pazar yerinde dolaşıp rast geldiklerine yönelttiği basit sorulardan ötürü “rahatsız edici ve tehlikeli” bulundu Sokrates. İdamla yargılandığı savunmasında bilgelik sevgisi diye tanımlanabilecek felsefeyi öğretmekten, bedeli ne olursa olsun vazgeçmeyeceğini söyledi durdu. “Sen ki dostum, Atinalısın dünyanın en büyük kudretiyle, bilgeliğiyle en ünlü şehrinin hemşehrisisin, paraya, şerefe üne bu kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken bu ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz mısın?”(2) diye sormaktan da geri durmadı. Onun içindir ki Delphi’deki Apollon Tapınağının girişindeki “Kendini Bil” öğüdü en çok Sokrates’e atfedilir. Ama bilgi yüklediği sorumluluklardan hatta zorunluluklardan ötürü de pek kabul gören bir yerde değildir her zaman. Sistemin parçası olarak kalmaya devam etmek için genellikle üç maymun oyununu oynamayı pek sever ‘bağzı’ insan evlatları. Son olarak edindiğinin bilginin paylaşılması da bir meseledir. Bu paylaşma hali sıklıkla, “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine yaşamak”(3) sevdasındandır.

Sorgulamanın yani bilgiye ulaşmanın başka yolu daha var ki işte o yol “Tophane’nin karanlık sokaklarında, koyun koyuna yatan kirli çocuklara” (4) kadar ulaşabiliyor aslında.  “ Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa”(5) naifliğinde hatırlamaya davet edebiliyor. “Gördün mü hiç suyun yansımasını tuzda”(6)  diye sorarak varoluşsal bir yüzleşmeye yol döşeyebiliyor. Ya da “Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar?” (7) diye sorarak çepeçevre düşünmeye itebiliyor. “ insan vatanını satar mı?”(8) diye sorarken, yeni bir anlam yaratmanın arifesinde isyan edebiliyor. Sanattan bahsediyorum evet, özelinde şiirden… Çoğu zaman, kendinden başlayarak, çevreyi ve olan biteni anlama/kavrama yolculuğunun neredeyse başlangıcı olan, damıtılmış sözler bütünü… Öyle ya bu topraklarda şanslı olup liseye başlayanların en sık başvurduğu baş etme (ruhunu koruma) hali, bir şiir yazmak. Önce yazarak içindeki ‘zehri’ akıtmak ve sonrasında belki şiiri okumak gelebilirdi. 

Ama beri yandan söz gümüşse sükut altındı değil mi? Belli ki herkesin çok sustuğu bir yerde Canım Didem Madak şöyle yazacaktı. Ve altına o değeri atfeden acaba kimdi?

“Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım, 

İçim sıkılmasa o kadar 

Tek bir satır bile okumazdım.”(9)

Sükut; Susma, sessizlik. Dilimize Arapçadan geçmiş. Duraklama manasındaki sekt kelimesinden türetilmiş. (10) Biz Sevgili Hrant’ın cenazesinde hiç altınımız olmasa da yollar boyunca sessizlik içinde yürüdüğümüzde idrak etmiştik sükuttun altın kadar değerli olduğunu. Söyleyecek her şeyi Hrant söylemişti zaten sokak ortasında arkasından vurulmadan önce. Söz düşmezdi kimseye. 

Ve müzik… Tartışmasız tüm dünya halklarının içgüdüsel gibi neredeyse bilebildiği öncelikli ana dili olan müzik. Eyleyenini -ki Viktor Jara parmakları kırıldığı halde ıslıkla şarkısını söylemeye devam ettiğinde, önce dili ve bilekleri kesildi ardından kurşuna dizildi-  bazen açlığa yatırdığı bedenini yok sayarak ve göz göre göre ölüme terk ederek susturulmaya çalışılan müzik. En dar, en karanlık, en kirli sokaklara hiç dolayımsız ulaşan müzik, anlamak/kavramak ve en nihayetinde bilgiye ulaşmanın bir yolu olabilir mi? 

Peki,

“Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman

Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz

Alıpta başını gitmek istersin

Karanlık sokaklar kör sağır dilsiz

Ey sevda kuşanıp yollara düşen

Bilesin bu yollar dağlar dolanır

Yare ulaşmadan düşersen eğer

Yarına sesinin yankısı kalır

Gecenin ucunda gün aralanır

Yar sevdası ile yürek bilenir

Sızılı bir ırmak uğurlar seni

Su olup akarsın kır çiçeklenir

Gecenin ucunda gün aralanır

Yar sevdası ile yürek bilenir

Sızılı…” (11)

diyebilecek kadar bilge olan, su olup akarak kırı çiçeklendirdiğinde her şeye rağmen bildiğini paylaşmış olmaz mı? Ve dünyanın en güzel şiirlerini/sözlerini en güzel ezgilerle bezeyen Grup Yorum açlıktan öldüğünde gerçekten susmuş oldu mu? 

* Çağdaş Dans Sanatçısı ve Koreograf/ Dans-Hareket Terapisi Uygulayıcısı

Dipnotlar:

  1. Dr. Nurhan Eren / Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı
  2. Sokrate’ın Savunması / Platon
  3. Nazım Hikmet Ran / Yaşamak 
  4. Bekle Bizi İstanbul / Vedat Türkali şiiri – Onur Akın bestesi
  5. Sevgi Duvarı / Atilla İlhan
  6. Ben Ruhi Bey – Nasılım / Edip Cansever
  7. Bir Mendil Niye Kanar  / Edip Cansever
  8. Nazım Hikmet Ran / İnsan Vatanını Satar mı – Şiir Grup Yorum tarafından bestelenmiştir.
  9. Didem Madak / Ah’lar Ağacı
  10. Lugat 365 / Can Yayınları
  11. Grup Yorum Şarkısı / Uğurlama
Standart
Yazılar

Ben kendimle ne yapacağım?

Tüm insanlığı etkileyen tarihi bir süreçten geçiyoruz. Evde kalıp fırtınanın geçmesini bekleyen için zor, çünkü çoğumuz kendimizle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Bir gün ekşi mayalı ekmek yapmak, bir gün online bir yoga dersine girmek ya da iki üç gün çocuğumuzla yaratıcı bir şeyler denemek evet tamam ama heyecanı bittiğinde yine baş başa kalacağımız kendimiziz.

Dışarıda olup işini kaybetmemek için, ailesine ekmek götürebilmek için çalışmak zorunda olanlar için zor çünkü en haklı serzeniştin bile “Geber” gibi bir karşılığının olduğunu önceden de biliyor/hissediyor olmamıza rağmen artık sesinin tonunu ulu orta, alenen duyuyoruz.  Küresel hastalığımızı yenmek için hastanelerde, eczanelerde, laboratuvarlarda çalışan sağlık ekibi için zor çünkü canla başla çalışmanın karşılıksızlığını, minnet duygusunun ifadesi alkışın bile selalarla, dualarla kesildiğini ve bir anlamıyla kaderimize terk edildiğimizi görüyoruz. Bir evi/yuvası hatta bir ülkesi olmayanlar için oldukça zorlayıcı bir süreç çünkü insanın belki de en önemli güdüsü olan yuvalanma/yuvasını kurma hakkı, ulusal pazarlıkların konusu ve acı gerçek kelle sayısına indirgenmiş bir hayat sürdüğümüz. Külliyen toplumun dışına itilen yaşlılar ve çocuklar için zor çünkü belki de en diplerde gizlenen nefretin öznesi olabildikleri gibi şu anki sistemin en zayıf halkası olarak kaybetmeye mahkum bırakılıyoruz. Suçu düşünmek olan gazeteci ya da siyasi tutuklular için zor çünkü kurtarılması gerekenin – belki de makbul mu demeli- uyuşturucu satıcısı, katil ya da tecavüzcü olduğunu fark ediyoruz. Mesela “evin içine sığan hayat”, beraberinde aile içi şiddet ve ensest vakalarını arttırmaz mı sanıyoruz? Yine de karanlığın sonunda cılız da olsa bir parça ışık var çünkü bu süreç ekonomik, sosyal, psikolojik hatta ontolojik pek çok farklı boyutta bakışımızın derinleşmesi için bizleri zorlayan, ne olduğumuz, kim olduğumuz, ne ile ve nasıl yaşadığımızla ilgili bizleri yüzleşmeye zorlayan bir süreç. Daha iyi yönetilebilir miydi? Kuşkusuz. Ama işin o kısmını siyasi analiz yapan birbirinden değerli uzmanlara bırakıyorum.

Artık geriye değil, önümüze bakma zamanları geldi diye düşünüyorum. Günde elli kere yıkadığımız ellerimiz, yeteri kadar bedenlerimizin “ötekisi” oldu. Geçen bir aylık şokun ardından şimdi belki de entegrasyon zamanı. Denize düşen yılana sarılır misali gibi belki, tüm yeteneklerimizi bir dantel gibi ince ince online ağlarda ördük, şimdi dört duvarla çevrili kendi mekanlarımızı, bir hapishane olarak mı yoksa birbirinden bağımsız adalar olarak mı algılıyoruz, biraz buralara bakma zamanı. Yaratıcılığı, hayatlarımızda çocuksu bir keşif ve heyecan için mi yoksa sorun olan üzerine düşünüp taşınıp direnci ve dayanıklılığı artırmak için mi kullanacağız? Kendi ‘hapishanemizde’/adamızda yaşarken sadece kendimiz için mi nefes alıp vermeye devam edeceğiz yoksa eşimizin, dostumuzun, yani bizi biz yapan sosyal çevremizin ihtiyaçları için açık olabilecek miyiz? Ücretli izin sadece kapımıza gelen kuryenin sorunu mu yoksa bize değen yanları var mı? Sağlık sisteminin tüm sorunu 3 ya da 5 kuruşluk maskenin varlığı ya da yokluğu mu gerçekten?Yaşadığımız an’a “bu başımıza gelenler” diye baktığımızda, komplo teorilerine de bilmem hangi medeniyetin ortaya attığı kehanetlere de inanmaya meyyal hale gelmiyor muyuz?  Dünya üzerine ayağını arttığı andan itibaren yüzlerce Tanrı fikri, güneş, ay, yıldız, ateş pek çok şeye inanmış insanlık, belki de artık en derinindeki yaşamda kalma güdüsüne inansa fena mı olur?  Çünkü birazcık soru sormanın ardından bunun tek başına olamayacağı gibi, doğadan ayrı da olamayacağını görüp ona göre tutum almak zorunda/sorumluluğunda olduğu ayan beyan görecektir. Ya da başka bir pencereden bakarsak, bugünlerin kahramanı Easty’nin “Tanrı benden çok şey istedi”* saptamasını, içinde sıkıştığımız sistemler için uyarlamak mümkün değil mi? Bu sağlık sistemi hemşire, doktor, eczacı olan benden çok şey istedi, bu aile yapısı bir kadın ya da çocuk olan benden çok şey istedi, daha çok tüketim üzerine inşaa edilmiş bu ekonomik yapı işçi, kurye, inşaat ustası olan benden çok şey istedi. Halbuki en basit haliyle yeteneği kadar ve ihtiyacına göre yaşamak mümkün değil mi? Ve neden ütopya?

En umutsuz zamanlarımda, içimdeki ses, Ben Hur’un*  etkileyici repliğindeki gibi, “Arkana bakma Yehuda, tüm geleceğin önünde…” diyor. Kişisel olarak yazma halimi, önüme bakma tutumu olarak kenara koyuyorum. Öne bakma, bu süreçten geçen beni, ve benimle birlikte dünyamı oluşturanlara derin bir bakma ile mümkün kanımca diyerek düşünmeye devam ediyorum.  Şimdiyi/anı anlayıp kavramak/yüzleşmek; geleceğimin (aynı zamanda ortak geleceğimizin) ellerimle şekillenmesi demek, sonucuna varıyorum. Bakmayın siz; kalın sınırlarla, sınıflarla, tutumlarla ayrışmış olduğumuza; nefes almak ve hareket etmek hepimiz için nasıl da hayati ise, direnç hepimizde canlılığı arttırıyor ise;  daha da geç olmadan, fiziki olarak mesafelendiğimiz bu günlerde sosyal olarak ortak anlamı üretebilmek üzere yakınlaşmanın/yeni bağlar kurmanın yollarını bulmak hiç bu kadar elzem olmamıştı belki de. İnsan olarak ne olduğumuzu bilmek için tekrar ve tekrar filozoflara bakmak gerek belki de. “İnsan aşılması gereken bir şeydir…” diyen Nietzsche’nin Zerdüşt’üne kulak kesilmek gerek önce. Sonrasında olduğumuz yer neresi ise orada ve nasıl durduğumuza bakmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü süreç durumu fark edebilen/kabullenen, yeni bir anlama ve kavrama geliştirebilen ve tüm canlılığı gözeten, müşterek bir varoluş için kaynaklarını doğru kullananlar ve tutum belirleyebilenler için çok daha rahat, faydalı ve anlamlı geçecektir diye düşünüyorum. Evet kayıplarımız var, her gün yüzlerce, binlerce ölüyoruz. Toplumsal yas pratikleri üzerine düşüneceğimiz/eyleyeceğimiz zamanlar da gelecek. Acı, henüz hanelerde. Ve şimdi sağ olanlar olarak henüz ateşin ortasındayız, yandığımızı bilip, acısını duymuyoruz. Öyle ya da böyle o acıyla da kavrulacağız. Dolayısıyla yaşadığımız süreci iki ya da üç aylık karantina süreci olarak görmemek de fayda var.

Bir sanatçının en büyük zenginliği zamandır. Bu denli ağır bir süreçten geçerken, zamanı bol olan ve bu satırları okuyan herkesi bir sanatçı gibi düşünmeye davet etmek isterim. Belki sivri dişlerimiz ya da kuvvetli pençelerimiz yok ama en önemli donanımlarımızdan biri düş gücümüz ve yaratıcılık çünkü. Aşıyı ya da tedaviyi bulmak için de, evlerimizde dengeli bir ruh hali ile kalmamızı sağlamak için de, olup biteni hepimizin hayrına çevirmek üzere mücadele ve dayanışmayı mümkün kılmak için de yaratıcılık göstermeye  her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

*2020 yapımı Unorthodox dizisinin kadın karakteri
*1959 yapımı William Wyler’ın yönettiği film

Standart
Yazılar

Korona ile dans

Yağ kuyruklarının olduğu zamanları hayal meyal hatırlıyorum. Evcek, bir süre sonra hayatımızın akışı hep böyleymişçesine bir kabulle uyum sağlamıştık. Ayakları üzerinde durabilen ve bakkalın yolunu bilen bir çocuk olarak saatlerce kuyrukta beklemek benim işimdi. Tüm mahalle ile birlikte, bitmeyecekmiş gibi duran kuyruk zamanlarında beklemek, etrafımdaki dünyanın ne menem bir şey olduğu anlama yolculuğumda, büyük bir gösteri alanının seyircisi olmak demekti. Kızgın, mutsuz, korku ve endişe dolu idi büyükler. Ve elbette diğeri/diğerleri, yaşamda kalmak için önüne geçmek zorunda hissedilendi. Misal, çocuk olduğum için sırada öne alındığımı hiç hatırlamıyorum. Şimdi seneler sonra benzer bir ruh hali ikliminde gibiyiz. Bir farkla, artık çok daha güvensiz hissetmekteyiz. Kimilerinin baba diye andığı devletlerin, aslında bizlerden çok koruyup kolladığı başka çocukları olduklarını az ya da çok hepimiz bilmekteyiz. Ben de iyi biliyorum ki şimdinin hükümeti bu sözünü ettiğim zamanları, o zamanın hükümeti şimdinin muhalefeti olan siyasi partiyi yıpratmak için gani gani kullandı, kullanıyor.

Yine de; bana kızabilirsiniz belki ama böylesi zamanları sevdiğimi söyleyebilirim. Gözle bile görülemeyecek küçüklükte bir virüs tarafından yok edilebileceğimiz gerçeği, bize önceliklerimizi ve aslında kim olduğumuzu yeniden gözden geçirme imkanı sunuyor. Makarna rafları boşalırken, kolonya ve maskeye ulaşım zorlaşırken, paket paket eve yığdıklarımızla bir başkasının ulaşabilirliğini zorlaştırdığımızı bilmiyor olabilir miyiz? Evinde lavabosu olmayan yüzdelerin haberlerini beraber okuduk, makarnaya sıra bile gelmiyor. Aslında bir kaç liralık bir malı on kat yirmi kat farkla alırken kimin cebini doldurduğumuzu bilmiyor olabilir miyiz? Fiyat artışı bizim sorumluluğumuz değil diyen eczacıların haberlerini de okuduk. Azaltılan emek gücü ile, hangi hak ve özgürlüklerimizin tırpanlanacağını bilmiyor olabilir miyiz? AVM’lerde azaltılan çalışma saatleri, çalışanların yıllık izinlerinden kesileceği bilgisini de okuduk. Eve kapatılan çocuğumuza bakıp, yavaş yavaş bilmenin bir hükmünün kalmayacağını öngörmüyor olabilir miyiz? Ki çocuk evde en az bir yetişkinle kalmak zorunda ve evde kalan yetişkin “uzaktan eğitim” modelinin aslında aktif bir katılanı olacak. Ve takdir edersiniz ki öğretmen-öğrenci ilişkisinin dinamikleriyle ebeveyn/öğretmen-öğrenci ilişkisindeki dinamikler aynı olmayacaktır ve bu her iki taraf için de ziyadesiyle yıpratıcı olabilir. Eğitim için yeni bir düzenleme getiriliyorken inanç/ibadet yol ve yöntemleri için herhangi bir önleyici uygulama olmaması da ayrıca düşündürücü elbette. Umreden dönenler, hali hazırda dolu olan öğrenci yurtlarına yerleştirilmiş, bu da bugünün haberi…O zaman soru şu; her şeyin bizim dışımızda olup bittiğine inanıp/ kabullenip başkasının bizim için yazdığı senaryolarda figüran/kurban gibi mi takılacağız yoksa kendi bencilliğimizle yüzleşip -ki bilerek ya da bilmeyerek sistemi böylelikle onaylıyor oluyoruz- kendi hayatlarımızın kahramanı olabilmek için kollarımızı mı sıvayacağız?

Eski olanın sürdürülebilir olmadığı aşikar. Yeniyi inşaa etmek zorundayız. Ve bunu yaparken yüzümüzü, zaten parçası olduğumuz doğaya dönerek ve birlikte yapmak zorundayız. Evet hijyen evet mesafelenme belki ama aklın ve duygunun dengesini bulmak, evde yaratıcılık ve sosyalleşme için de alan açmak, bütün gücümüzü temizlik için kullanmak yerine evlerimize başka bir açıdan bakıp yeniden evle ilişki kurmak, çoluğumuzla çocuğumuzla, eşimizle ya da her kim ile yaşıyorsak olunla/onlarla bozulanları tamir edip daha sağlıklı ilişkiyi kurmak, uzun zamandan beri yapmak istediğimiz/sevdiğimiz uğraşlar için alan açmak, yüksek volumlu bol protein tozlu spor salonları yerine evlerimizde “nasıl hareket ederizi” araştırmak, birlikte “nasıl ve neyle doyarız” ın peşine düşmek önemli diye düşünüyorum. Panik halde makarna raflarını boşaltmak yerine, belki çocuğunuzla birlikte, yapımı hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı makarna yapmayı araştırmak, denemek ve ortaya çıkanı, her ne çıkmışsa onu yemek ya da yememek seçimini birlikte yapmak, ezberci eğitim sisteminden daha çok fayda sağlayabilir. Birlikte yapma sürecinden neşe de duymuşsanız bağışıklığınız da kuvvetlenebilir. Delirmiş gibi soğana, sarımsağa ya da kelle paçaya saldırmanıza gerek yok. Ayrıca “yapmış/eylemiş” biri olarak uykunuz da sorunsuz olabilir. Ve hayat bu kadar basit, eşitlikçi ve daha az yıpratıcı olabilir. Ama elbette ilişki içerisindeyken diğerini duymak, diğerini görmek ve dili; yargılayıcı, yıkıcı bir ifadeyle değil de, bize hissettirdiği ve düşündürdükleri üzerinden anlayan ve şefkatli bir ifadeye evriltmek gerekir.

Ben bedeni, benliğin evi olarak gören ve bütün bilgi ve deneyimi bedenden gelen bir dans sanatçısı ve ruh sağlığı alanında ise yaratıcı sürecin tanıklığıyla, sanatın iyileştirici, koruyucu, dayanıklılığı arttırıcı gücüne kapı aralayanım. Daha önce “ev” fikri üzerine şunları yazmıştım, evde bol bol vakit geçirmek zorunda olduğumuz bu günlerde faydalı olabilir diye düşünüyorum. Ve bitirmeden şunu da söylemek isterim; bu bir süreç ve tüm süreçler gibi bu günler de bir gün bitecek. Ama bizim “bu günleri” yaşarkenki tutumumuz pek çok şeyi belirleyebilir. Denemeden bilemeyiz. Son olarak adına ister entropi, ister kaos, ister kargaşa diyin, olanları ister kuantum ile, ister dünyadaki üç beş aile ile ister akış ile ister mukadderatla açıklayın, bildiğim tek şey hareketsiz kalırsak ölürüz, henüz ölmemişsek de çürürüz. Bu bu kadar net, her şey için bol bol vakit varken, şapkalarınızı bir süreliğine çıkarıp, öncelikle kendiliğiniz, sonra eviniz ve ailenin ve en son ortak geleceğimiz üzerine düşünmenizi çok isterim. Çok sevdiğim bir kitabı buraya yeniden iliştiriyorum. Başlamak için iyi bir seçenek.*

An’da Olmak/ Ruhun Evi Olan Beden

Bedeni ruhun evi olarak görmeyi seviyorum.
Ruhu ilk ve en temel aynı zamanda en basit yaşam bağımız olarak görmeyi sevdiğim gibi. Nefes al, nefes ver. Dışarıda olanı içeri al, içeride olanı dışarı çıkar, sakince ve olan değişimleri farkederek. Biliyorum; boş beyaz bir sayfadan bakınca çok indirgemeci ve bu haliyle fazlasıyla itici duruyor olabilir. Yol, herkes için zor, herkesin yolculuğu biricik ve kişiye özel. An’da Olmak yazılarını bunları hep aklımda tutarak yazıyorum.

Ev ile başladık oradan devam ediyorum; sözcüklerin etimolojik anlamlarına bakmayı da seviyorum. Nişanyan sözcükten ev’in anlamına baktığımda, yazar çok emin olmamakla birlikte “çevrili yer” olabileceği notunu da düşmüş. En büyük duyu organımız olan derimizle çevrili yer olması sebebiyle ruhun evi(nin)/mekanı(nın) beden olarak anlamam/anlatmam artık çok daha yakın geliyor.
En basit haliyle düşünmeye devam ediyorum. Ev bana ne sağlar, diye soruyorum; ilk evlerimizin mağaralar ve ağaç kovukları olduğunu hatırlayıp, yırtıcılardan( bugünkü ve sizin için olan karşılıklarını size bırakıyorum müsadenizle 🙂 ) korunmamızı yani güvenliğimizi sağlar diyorum. Mevzu bahsimiz iyilik, sağlık ya da dengeli bir yaşamsa eğer, ilk olarak güvendiğimiz bir evde, güvendiğimiz kişilerle evi paylaşmak çok değerli. Bunu derhal cebime koyuyorum.

Sonra düşünmeye devam ediyorum; evde hangi ihtiyaçlarım için alan buluyorum?

Beslenmem için alan var, mutfak. Arınmam/temizlenmem/kişisel bakımımı sağlayabilmem için alan var, banyo. Dinlenmem için alan var, yatak odası. Özgürce yaşamak için alan var, evimin salonu. Tüm bu alanlara geçmemi sağlayan koridor ya da hol var bir de. Beni yeni bir alana hazırlayan, belki bir soluklandığım, belki keşif duygumu geri çağıran, belki bilinmeyene doğru ilerlerken sıkıntı yaratabilecek… Ve biraz şanslıysak eğer içerisi ile dışarısını birbirine bağlayan balkon ya da bahçelerimiz var.

Nihayet esas meseleye geldik; evlerimizde beslenmek için mutfağa gidiyoruz, peki ruhumuzu nerede ve nasıl besliyoruz?

Evlerimizde arınmak/temizlenmek/kişisel bakımımızı sağlamak için banyoyu kullanıyoruz, peki ruhumuzu nerede ve nasıl arındırıyoruz?

Evlerimizde dinlenmek için, uyku için yatağımızı kullanıyoruz, peki ruhumuzu nerede ve nasıl dinlendiriyoruz?

Evlerimizde özgürce yaşamak için salonu kullanıyoruz, peki ruhumuz nerede ve nasıl özgürlüğünü hissediyor ve yaşama aktif olarak katılabiliyor?

Evlerimizde alanlar arası geçiş için hol ya da koridorları kullanıyoruz, peki ruhumuz nerede ve nasıl geçiş için hazırlanıyor?

Evlerimizde içerisi ile dışarısını birbirine bağlayan balkon ya da bahçelerimiz var, peki ruhumuz nerede ve nasıl doğa ile bağlanıyor?

Bu soruların cevaplarının da kişiye özel olduğunu unutmamanız dileğiyle ve tüm kalbimle…

* Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto, Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı-Fikret Başkaya (İlk basım 2016) Yordam Kitap

Standart
Yazılar

Bir halayın parçası gibi omuz omuza durmalı

“İnsan kendini taşımayı bilmeli” dedi Canım Fadıl. (Fadıl Öztürk namı diğer Beyoğlu Babam). Birkaç sene önce, Galata’nın yorgun sokaklarında duyduğum bu sözler, bu günlerde yine aklımda. İnsan kendini nasıl taşır diye düşünüp duruyorum. Benliğin çatısı akan odalarında irili ufaklı kap kacak içerisinde, yağmurlar biriktiren insanlık, toprağı küçücük eşelediğinde bile volkan gibi patlayıveren tarih/zaman/zulüm, nereden baksan, her şeye rağmen birbirinin sınırında buluşan hep aynı dram; ölümün karşısında yaşam. Bu kadar yıkımın orta yerinde yapmaya, olmaya gayretli küçücük de olsa bir parça olmalı. Kaldırımın taşlarının arasından bir ot, güneşe taşınmayı becerebiliyorsa…

Yine seneler önce İstanbul’un ilk çağdaş dans salonu olan Dans Buluşma’yı şimdiki eşim Kemal ile kurduğumuzda dil, din, ırk, sınıf, beceri gibi tüm ayrıştıran/itenlere rağmen, ortak bir dilde bulaşabileceğimize yürekten inandık. İnsan yapmasa ölecek gibi hisseder ya bazen, duygum tam da buydu. Sanatın, malzemesi insan olan dansın dili, bedenin sınırlarında bir diğeriyle buluşurdu şüphesiz. İnancımdan hiçbir şey eksilmedi bugün. Aksine, derya deniz bir bilgeliğin bazen serin sularında, hatırı sayılır bir süre yüzdükten sonra daha da yoğunlaştı. Bugün yapmasaydım ölecektim hissi yaratan, yazarak bu satırları size ulaştırmak.

Bir süreden beri ara ara Gazete Duvar’da dans/hareket terapisi, yaratıcılık ve farkındalık üzerine yazdığım yazıların sonuncusu bugün Sanat üzerine olacak. Kemerlerinizi bağlayın ve arkanıza yaslanın. Hedef çakılmadan inmek elbette ama bunun garantisini kim verebilir ki? Yine de huzur ve güvenliğiniz için elimden geleni yapacağımı bilmenizi isterim.

Daha önceki yazılarda, “Sanat uzun hayat kısa” diyerek çok da açmayı seçmediğim bu alanla ilgili bu günlerde neler var torbamızda hatırlayalım? Rap isyanları, yaka paça sürüklenen kadınların gözü bağlı dansları, Canım Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını çokça çağrıştıran ve ruhta kekremsi bir tad bırakan bir dizi…. Hepimize az çok değen konular. Peki bu kadar mı? Değil tabii.

İktidarın, tutsak alarak 8 metrekareye sığdırdığı küçük bir serçe, gönül gücünün sınırsız olduğunu hepimize ara ara gösteriyor olsa da, asıl tantanayı sanat şemsiyesi altında buluşan kadınlar kopardı. Devran hepimiz için olduğu kadar iktidar için de dönüyor elbette ama ezilen, ölen, yoksul ve yoksun bırakılan bizler için umut olarak daha çok. Sanat, hiç olmadığı haliyle buluşmalar yaratıyor neticede. Evi barkı parçalanmış mülteci çocukla bembeyaz bir resim kağıdının çerçevesinde sanatla buluşan, ölmedik candan çıkmayan umudun ta kendisi.

Deprem sonrası, açgözlü bir müteahhidin yıkamadıklarını toplayan, cinsel şiddet mağduru kadınlardan söküp alınamayanlar parçaları bir araya getiren, bir cezayı çeker gibi, bir arada ölümün kıyısında, elden ayaktan düşmüş bir halde bekleyen yaşlıyı yatağında dikleştiren, bakmaktan tükenmiş ev işçisinden sağlık personeline tüm şefkat yorgunlarına güneşi hatırlatan, acı dolu bir hastane odasında acıyı unutturan, başına gelenin ne olduğunu tam da bilemeden farklılığı yüzünden istenmediğini yine de anlayan küçük bir canın tüm kalbiyle yanında duran ve ama az ama çok başına gelenlere teslim olmayıp, direnme, dayanma, yüzleşme cesareti gösteren her yaştan, her ırktan, her dinden, her türden insanın yol arkadaşı yine o, sanat. İnanılmaz gibi gelen buluşmaların oyun kurucusu. Sanatla, birimizden diğerine taşınan umut.

İnsan kendini geleceğe, bir tahta parçasından yonttuğu heykel ile taşır, söylenmesi yasak sözcükleri sabırla yan yana dizerek taşır. Sokağın orta yerine, gözü bağlı da olsa dansla taşır. Müziği kızgın yağla dağlananların ateşine taşınır. Burnu akan mülteci bir çocuğun çizgileriyle sınırsız bir dünyaya taşınır. Yaşar Usta’nın hepimize öğrettiği haliyle sevgi, evlerimize, odalarımıza taşınır. Kolay kolay unutulmaz. Hiçbir şeyi hatırlamayan Alzheimer’lı bir birey ilkokulda ezberlediği şiirini hatırlar. Bir noktadan suya değdikçe, birbirinin çevresindeki oluşan halkalar gibi çoğalır, çoğaltır. Işıklar içinde uyusun, Cevat Kurtuluş’u kenar mahalledeki küçük okulumun küçük sahnesinde olduğundan da büyük (kim bilir belki çocuk olduğum içindir) görmeseydim, bu satırları yazar mıydım bilemiyorum?

Rollo May, Yaratma Cesareti adlı kitabında James Joyce’un “Ey yaşam, hoşgeldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını” diyen satırları özelinde, sanatçının yetisi olan vizyonu hakkında uzun uzun yazar ve sanatçılar için şunları söyler; “Sanatçılar genellikle kendi iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da bu onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Çünkü sanatçılar insanlığın süre gelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır.” der. Sonrasında uzun uzun öfke üzerine de yazar. Bir eğitmen olarak da, bir dans/hareket terapisi uygulayıcısı olarak da benim önerim; ölüme karşı yaşam gayretiyle dolu olan insanlığımızın, sanatın neşe, hafiflik ve umut dolu yanlarına odaklanıp pekala birbirimizle buluşabileciğimiz yönünde.

Uzun sözün kısası, bu topraklarda her gün hepimizin başına pek çok şey geliyor. Öfke, yılgınlık, kızgınlık uyandıran pek çok şey. Daha geçen pazar (19 Ocak 2007) bir güvercini gökyüzüne acıyla uğurladık. Henüz birbirimizi duymayı beceremesek de yan yana gelmelerimizi arttırmaların peşine düşmek sizin için de olduğundan da değerli değil mi? Zor günler, sıra mı gelir demeyin, nolur. Tam bu zor günlerde dolmalı tiyatro, sinema, dans salonları… Bir halayın parçası gibi omuz omuza durmalı. Buluşmalı…

Standart
Yazılar

İfadesi olmayan her tür duygu katılaşır

Fiziksel ve/veya ruhsal acı veren hastalık, ayrılık, göç gibi zorlayıcı süreçleri ve aslında hepsinin özünde bir kayıp barındırma halini de gözümün önünden hiç ayırmadan, oldukça kıymetli buluyorum. Çünkü bir yanıyla bize insan olduğumuzu (omnipotans narsistlik algının yıkımını) hatırlatan/bildiren son derece kırılgan böylesi zamanlar “neler oluyor?” sorusunu açabileceğimiz ve bu anlamda da farkındalığımızla birlikte yeniden yön arayışına girdiğimiz, yani bilgi ve birikim olarak derinleşerek geliştirebileceğimiz ve bizleri değişim için iten ya da başa çıkma becerilerimizi sınayan gelişim süreçleridir aslında. ‘Öldürmeyen acı güçlendirir’ anlayışını ya da ‘en büyük dert dertsiz olmaktır’ diye düşünen tasavvuf ehlinin en bilindik duası ‘Allah’ım bana dert ver’ yakarışını bu çerçeveden yeniden değerlendirmeye davet etmek isterim sizleri.

 

En basit haliyle, hiç teoriye boğmadan ve dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

 

Oldukça karmaşık bedenlerimizin içinde ömür boyu inşa sürecine devam ettiğimiz hem bedenimizi hem benliğimizi, çeşitli referanslarla anbean yeniden ve yeniden, yeni bağlar -belki de anlam demeliyiz- kuruyoruz. Bir sonucun tek bir nedeni olamayacağı gibi sadece içsel ya da sadece dışsal da diyemeyiz. Tamamlanmamış bir fiziksellikle dış dünyayla karşılaşan bir tür olarak ve bizi çevreleyen diğer faktörlere de bağlı olarak gelişimimiz ömür boyu sürecek. Yolumuz Alzheimer ya da kansere çıksa bile. Bunu nörolojinin ve psikolojinin bizlere armağanı olan bilgiler sayesinde biliyoruz.** Yukarıda bedeni, oldukça karmaşık bir yapı olarak tanımlamıştım. Nasıl bir karmaşıklıktan bahsettiğimizi somutlamak isterseniz aşağıdaki görselleri inceleyebilirsiniz. Bunlardan birincisi derimizin hemen altındaki bağ doku diğer adıyla fasya, ikincisi ise nöron hareketliliğimizin bir kesiti. Çoklu ve birbirine tutunan örüntülerine dikkat edin lütfen. Bu kadar içeride ve bilimsel gerçeklere dayanan bir katmandan bahsederek, bir diğer dikkat çekmek istediğim nokta, sözel ya da eylemsel tutumlarımızın içte ve dışta sonuçları olabileceğini bilmek ve yine sürü halinde yaşayan bir tür olarak tutum ve davranışlarımızın sadece kendimizi değil birbirimizi de etkilediği gerçeğini unutmadan eylemek.

 

Çok içine düşüp boğulmadan ama çok dışında kalıp da duyarsızlaşmadan/uyuşmadan acı verene bakabilmenin, kayıplar için yas tutup, kazanımları kutlayabilmenin yollarını döşemek, şu an bu satırlarla somutlanmış yeni yıl dileğim. Sadece kendimizde olana değil, ‘bize neler oluyor’a bakabilmek için toplumsal kayıplarımızın ardından beraberce yas tutabilme olgunluğuna erişebilmek bir başka yeni yıl dileğim. Hafta sonu bir sempozyumda Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Aylin Vartanyan Dilaver’in sunumunda karşıma çıkan toplumsal sanat/toplumsal hafıza gibi konuları kapsayan bu kısa belgesele vaktiniz olur da bakabilirseniz belki hepimizin ihtiyacı olanla ilgili yeni bir fikri yeşertebilir ve/veya 1995’den beri her türlü baskıcı ve zorlayıcı tutuma rağmen devam etme inat, inanç ve kararlılığı gösteren, neredeyse 800’e ulaşan eylemsellikleriyle de artık canlı bir anıt haline gelen Cumartesi Anneleri’ne bakış açınızı değişebilirsiniz.

En içeride ne nasıl oluyora dair söyleyebileceklerim ise kabaca şunlar olacaktır; merkezi sinir sistemimizin milyarlarca alıcısı sayesinde anlam ve bilgi düzeyinde olmasa bile duyu ve duygu düzeyinde içte ya da dışta algıladıklarımız, elektrokimyasal bir tepkimeye yani enerji/sezgiye dönüşür. Bu enerji/sezgi bir potansiyel /hareket için olanak taşır. Bu potansiyeli hangi niyetle ya da niyetlerle kullanma halimiz, yaşama atıldığımız ilk andan itibaren -ki benim için bu ilk an döllenme anı- ve içinde yaşadığımız çevreden bağımsız değil asla, yapılandırdığımız ve gelecekte de yapılandırmaya devam edeceğimiz kişilik örgütlenmemizde/benliğimizde ve bedenimizde yankılanarak ifade bulur.

İfadesi olmayan her tür duygu katılaşır, birikir ve giderek tehlikeli hale gelebilir. Ve son olarak düşünmek ve yapmak hiç aynı şeyler değildir. Gün içerisinde binlerce şey düşünüyor olurken ancak yaparak başka bir hareket/potansiyel ve enerji yaratabiliriz. Olumsuz/yıkıcı sonuçları olabilecek bir düşüncenin/tavrın, hangi toprakta beslenip filizlendiğini bulmak, fayda ve zarar dengesini kurmak zorundayız. Gerçeklerle -İstanbul/hayaller- Paris arasındaki mesafenin en çok bu sorgulamayı yapamadığımızda açıldığını ve bunun da sonucunun önünde sonunda dejenerasyon olacağını, artık bilgiden alınan referanslarla birlikte, kendimizce yorumlamak zorundayız. Çünkü aynılıklarım çok olsa da hepimiz birbirimizden oldukça farklıyız, birebir aynı çevrede ve aynı örüntülerle yaşamadığımız için bu fark ve kısmen de genlerimizle bize aktarılanlar da var elbette.

Ruh sağlığı ve beden alanında çalışan bizlerin container diye adlandırdığı tutma/tutulma belki kapsama olarak tanımlayabileceğim bir kavram vardır. Adını bir çöp depolama aracından alan bu kavram kişinin benliğin sınırlarını bilebilmesi ve neyin fazla neyin az olduğu ile ilgili analizi yapabilmesine, neyin geleceğe taşınıp neyin çöpe çıkarılabileceğine, bu anlamıyla da güvenli olarak bırakarak/ayrışarak gerçekçi çözümleri üretebilmesine olanak sunan alanlardır. Bu bazen terapi odasının kendisidir bazen de benim kullandığım haliyle kültürel bir bağlamı da olan bir bohçadır ya da bizatihi bedenin kendisinde bir bölge ya da zihinden üreyen bir imaj ya da sanatta olduğu gibi semboldür. Ama bu yazı özelinde teklifim günlük tutmak olacak.

Sona yaklaşmışken, mesleki kimliğimden ayrı olarak kafamın çok karışık olduğu gençlik zamanlarımdan bugüne taşınan ve bir anne olarak oğlumu büyütme/oğlumla büyüme yolculuğumun çok önemli bir parçası olan günlük tutma ve yazarak ifade etme yönteminden bahsetmek isterim. Sevgili Sevilay Çelenk’in 26 Aralık 2019 tarihli Gazete Duvar yazısının, uzun zamandır defterimde bekleyen bu fikirlerin bilgisayar ekranına dökülmesindeki katkısını da söylemeden geçmek istemem.

Oğlumu büyütürken, o konuşarak kendini ifade edebilir hale geldikten ve duyguları/duygularını tanıyabildikten sonra her gece, uyku ritüelimizin bir parçası olarak, ona şu soruları sordum,

Bugünün en üzgün anı hangi andı?

Bugünün en mutluluk ve neşe veren anı hangi andı?

Bugün hayatına katılan yeni bilgi ne oldu?

Yeni ve bilgi çok katmanlılığından ötürü başka bir yazının konusu olarak şimdilik bir kenarda kalsın. Ama kıran/budayan/daraltan/acı ve üzüntü veren ile birlikte merak uyandıran/ neşe ve keyif veren/ilerleten/genişleten/yeni bağlar kurulmasına imkan sunan ‘neler oldu’ sorusuna çok çok önemli olduğunu düşündüğüm bir eklemeyi, yetişkinler için yapmakta ve bu yazının başlangıcı da olması sebebiyle fayda var.

Çokça kayıp hissinden dolayı üzüntü ve acıyı dışsallaştırmadan ve aslında kendimiz için ötekileştirmeden yaşamak ve alev alev yanan yüreğimizin soğuması için izin vermek, sonrası için de belki başka bir yöne doğru ilerleyişini sürdürebilecek olan, bir potansiyel/hareket ihtimali ya da fırsat olabilir mi’ye bakmak, büyümek ve olgunluğa ulaşabilmenin aslında biricik yolu. Her gün olmasa bile aydınlık ya da karanlık tüm noktalarımızı bizim için tutabilecek, kimseyle paylaşmak zorunda olmadığımız günlükler hem olanı ifade etmekle ilgili hem de gelecekte neyi odak olarak seçeceğimizle ilgili harika birer tutucu/taşıyıcı olabilirler. Bu bilgi aklınızın bir köşesinde olsun çok isterim. Acı dolu zor süreçleri, her şeyi kontrol edebilirim yanılgısına kapılıp yüksek bir efor gösterme gayreti içinde boğulmadan ve diğer bir uç olan reddedişle dibe saplanmadan, derdinizi bularak ve başkası için dert olmadan, rahatlıkla ve hafiflikle yönetebilmek, kontrol edebildiğimiz tek alan olan kendimizin /bedenimizin kontrol ve becerisinde. Onun içindir ki çok sevgili manevi ustam Ursula Le Guin, Mülksüzler adlı romanında “Devrim yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” der.

Sevgilerimle…

** Beyin/Senin Hikayen, David Eagleman/Domingo Yayınları

Standart
Yazılar

insan ne için yaşar*

Bu yazı ilk kez 26 Kasım 2019’da Gazete Duvar’da yayınlandı.

İnsan ne için yaşar?*

İnsan ne için yaşar sorusunun cevabını aramayan ne bir disiplin ne de bir tek kişi vardır diye düşünmek istiyorum, tabi dünyada tek başına yaşamadığının farkında olan, diye eklemek de fayda var elbette. Hormonların bünyeye kattığı geçici deliliğin/ergenliğin ardından; sınıf, ırk, din ve ayrışmak için çaba sarfettiğimiz tüm sınırlara rağmen bu soru, belki de ortaklaşabildiğimiz ender alanlardan biri. İnsanlık ailesi olarak ne için yaşıyoruz? Tamam, biraz büyük ve ağır bir soru olmuş olabilir; peki o zaman, ben olarak (kendimden bahsetmiyorum şüphesiz) ne için yaşıyorum?… Sizi beraber düşünmeye davet etmek istiyorum.

Her birimiz, evrimin işine yarayacak en iyi özelliklerimizi, DNA’larımız aracılığıyla bir sonraki nesile aktarıyoruz. Buna genetik izimiz ya da mirasımız demek istiyorum. Onun dışında hayat boyunca an be an inşaa etmeye devam ettiğimiz benliğimizin izi ise, ölümden sonra olabileceği gibi pekala yaşarken de olabilen, hayata kattığımız değer, kendimizden gayrısına gösterdiğimiz özen, diğerine ya da geleceğe sunduklarımız/verdiklerimiz yani ürünlerimiz/eserlerimiz bana kalırsa. Bir sanatçı ya da bir mucite daha çok yakıştırdığımız ‘izini bırakmak meselesi’, neden bir bakkal ya da bir ev kadını/adamı için de böyle olamasın? O zaman esas soru şu; yaratıcı eylemin/edimin neden her birimiz için mümkün olamayacağı boş inancı ile sürüklenip, kahır dolu yaşamlarda tükeniyoruz? Üstelik yaratıcı süreç oldukça keşif/merak, keyif, canlılık, farkındalık ve neşe verici olabildiği gibi, yaşamın ağır yükünden ruhlarımızı koruyup kurtarabilecek bir yerde duruyorken. Sıkı durun, Sizleri duvara doğru atmak üzereyim;

başımıza her ne gelirse gelsin neşe ve keyif vermeyen ortamlarda bulunmak,

neşe ve keyif vermeyen kişilerle bir arada olmak

neşe ve keyif vermeyen işlerde çalışmak/çalışmamak bizim sorumluluğumuzda…

Elbette sevmediğimiz bir işte ailemizin geçimini sağlamak için çalışıyor olabiliriz, elbette okuduğumuz okul tam da hayallerimizdeki gibi eşsiz olmayabilir, elbette aynı ailenin içinde tüm kardeşlerimizle aynı sevgi bağını kuramamış olabiliriz. Nesnel koşullar ne kadar aleyhimize olsa da ya da kendimizi savunma mekanizmalarının ardına örtmüş olsak da yapmaktan/olmaktan mutluluk duyduğumuz o alanı kendimiz için arayıp bulmak zorundayız -ki yaratıcı süreç iç dinamiklerinizdeki çatışmalarla ilgili de pek çok şey söyleyebilir-  İşte tam da bu arayıp bulmak mevzu bahisken kendinize sormanız gereken yegane soru şu; “ Neyi yaparken kendimi iyi hissediyorum?” Cevaplar son derece kişiseldir, ama ‘kek yaparken çok iyi hissediyorum’ diyen birinin, becerisini geliştirip ona, sıkıcı/bunaltıcı/tüketici gelen banka işinden günün birinde istifa edebileceğini neden düşünmeyelim ki? Bir fabrika işçisi olan Sevgili Babam, ona çok iyi gelen çiftçilik becerilerini, tüm boş vakitleri boyunca geliştirmeseydi, 1980’li yıllardaki işçi kıyımlarından sonra ailemizi geçindirmekle ilgili çok daha ciddi sıkıntılar yaşayabilirdi/yaşayabilirdik. Üstelik evin tek maaşı babamdan geliyordu. Diyeceğim o ki, yaratıcılık gösterip, becerilerimizi sergileyeceğimiz bu alan her ne ise ve içinde üretimi yani ürünü/eseri barındırıyorsa, hayat ile kurabileceğiniz güçlü bir bağ, iyi olabileceğiniz bir iş, yeni ilişkiler ve hatta insanlığa sunabileceğiniz kendi iziniz olabilir pekala. 

Dünyanın derdiyle yaşayoruz. İklim krizi, artan işsizlik, çöken ekonomiler, deprem, patlayan volkanlar ve her yerde olan bakteri ve virüsler, erkek egemen sistem, toprağın ve suyun kirliliği ve insanı yok eden kimyasallar, her geçen gün daha çok şişen kentler, çiftlikleri basan ayılar ya da kurtlar, her yerdeki pek çok çöp/atık hatta uzaydaki teknoloji çöplüğü de oldukça korkutucu bence de… Ayrıca liste gayet uzayabilir durumda. Ve eminim herkes için oldukça hassas ve yoğun başka başka ve kişisel dertler de mevcuttur. 

Ama yine de bizi çevreleyen tüm sıkıntılarla birlikte -ki yaratıcılığı öncelikle bir sorun çözme biçimi olarak görmeyi seviyorum- yaşadığınız acı ve belki de insan olmanın bazen dayanılmaz gelen çaresizliği, sadece Size özel bir şekliyle, ifade bulmakta zorluğu olan pek çok duygu ve düşüncenizle harmanlanarak, Sizin en güçlü yanınız haline gelebilir. Picasso’nun Nazi subayına verdiği cevabı hatırlayın; ‘Bu benim değil sizin eseriniz’ *(1) demeye getirir Picasso. Ve elbette yaratıcılıkla haşır neşir olmaya başladıktan sonra, kendinize karşı takınabileceğiniz en fena tutum, yarın Picasso olacağınız ya da en geç iki gün içinde Coco Chanel olma beklentisine kapılmanız olabilir. Yaratıcı eylem/edim sonsuz deneme ve yanılmayı, yapmak kadar yıkmayı da göze almaya ve Rollo May’in de vurguladığı gibi özel bir cesareti içinde barındırır şüphesiz.*(2)  Hatta daha ileri gedersem çağdaşları tarafından burun bükülen, sürekli reddedilen ve hatta Modern Dansın Yaratıcı Annesi İsadora Duncan’* (3) da olduğu gibi garip bulunarak, belki de utanç içinde bırakılan bir yere bile itilebilirsiniz. Bunlar oldukça karanlık ve belki de korkutucu gerçeklik ihtimalleri. Böylesi bir durumda uzun vadede belirleyici ve önemli olan, devam etme kararlılığına sahip olmaktır diyebilirim. 

Benim anlayışım, her insanın yaratıcı olabileceğini kabul eder. Yaratım sürecinde, Sizin sürecinize ve eserinize karşı nazik, şefkatli ama bir o kadar da göremeyebileceğiniz başka bir açıyı size işaret edebilecek, belki aynanız olabilecek arkadaşlar/tanıklar ile yola devam etmek, yine Sizin kendinize karşı sorumluluklarınızdan bir diğeri. Sadece kendi alanınızı bulmak yetmiyor kısacası, kendi sürünüzü bulmak da bir o kadar önemli…

Ben kendi köklerimi, diğer tüm canlılar gibi insanın da  “… organizmanın sahip olduğu tüm kapasiteyi açığa vurma ve aktif hale getirme eğilimi” ile ‘…gerçekte olduğu kişi olabileceğini’  söyleyen bir ekolden alıyorum. *(4) Ve bana kalırsa yaratıcı eylem/edim bu potansiyeli açığa çıkarmanın benzersiz yollarından biri. İster farklı bileşenlerle size özgü bir kek yapın isterseniz eski bir çerçeveyi sehpaya dönüştürün, isterseniz de bir senfoni besteleyin. Başvuracağınız yöntemler aynı olacaktır; bük, parçala, harmanla…* (5) Yaşasın! Tebrikler,… Geleceği -ki ister kendi geleceğinizi, ister kendi köyünüzün geleceğini, isterseniz de tüm dünyanın geleceğini- şekillendirmek hiç bu kadar ellerinizde olmamıştı. Günümüzde, Şarlo gibi* (6) kapitalizmin çarkları arasında dönüp durmaktan yorgun düşen ve başka türlü yaşamaya niyet eden pek çok kişi, tüketim ile ilgili alışkanlıklarını sorguluyor ki bu çok değerli bir çaba. Ve yeni bir şey öğrenmek/deneyimlemek; heyecan/sürpriz ve keşif yaşatabilecek, beyin nöronlarımızı hareketlendirebilecek eylemlerden biri. Beyin her ne kadar arkaya yaslanıp otomatik pilotta seyretmeyi sevse de esas  itibariyle beslendiği ve ömrünü devam ettirdiği eylemler hareketin yani öğrenme ve deneyimlemenin olduğu eylemlerdir. İki ya da ikiyüz saatlik bir deneyim/beceri/sanat atölyesi ya da birinin çıraklığı (ki bu usta benim açımdan youtube bile olabilir) size ün, servet veya koltuk/prestij kazandırmayabilir ama yaratıcı sürecin ve sonunda ortaya koyacağınız eserin/ürünün size katacağı çok net/somut bazı beceriler olacaktır. 

Akışta kalmak/anda olmak ya da daha havalı haliyle mindfulness, farkındalık 

orijinal, biricik ve tek olma( eser/ürünün) Hissetme (yaratıcı süreçte) hali,

zenginlik, derinlik ( bir sorunu çözüme götüren farklı farklı yollar bulabilme )

ve esnek bakış açısı…*(7)  Bunlar aynı zamanda yaratıcılığın boyutlarıdır. Yaratıcı ürününüz imzanız, iziniz hatta mirasınız olabilir. Ve aklınızda bulunsun, ilham, fantastik ve minnoş bir kanatlı türü değildir. Birbirimizle yaşarken, birbirimizde bıraktığımız izimiz/etkimizdir. 

Bana göre insan, olabileceği en yapıcı ya da en yıkıcı insanı olma çabası ile yaşar. ( Bu yazı özelinde ahlaki ve vicdani bir yerden bakmadığımı başta söylemiştim. Bu noktada fark; kişinin haset mi şükran mı duygusunun ağır bastığı ve eylemlerini çok temel bu iki duygudan hangisi ile yönlendirdiğiyle ilgilidir.) Ki gelişmek, büyümek DNA’mızda da var ve bunu da en etkin bir şekilde yaratıcılık göstererek kavrar/yapar/yaşarız. Ve yaratıcı süreç, nasıl bir insan olduğunuz hakkında oldukça kıymetli bilgiler verebilir. Ama bu şimdilik, başka bir yazının konusu olsun. 

Aytül Hasaltun Bozkurt

Çağdaş Dans Sanatçısı/ Yazar, Dans/Hareket Terapisi Uygulayıcısı

aytulhasaltun@gmail.com

* Bu başlığın Levi Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar adlı kitabını anımsattığının farkındayım. Ancak Tolstoy’dan farklı olarak bu yazı özelinde, benim düşünme pratiği yaptığım alan ahlak, vicdan gibi toplumsal değer yargıları çerçevesinde değil. Daha çok ontolojik bir değerlendirme diyebilirim. 

*(1)Picasso’nun Seine Nehri’ne bakan Saint Augustin rıhtımındaki atölyesinde, Nazi subayıyla gerçekleştirdiği hafızalardan silinmeyen o meşhur diyalog şöyleydi;

Nazi subayı Guernica’ya bakar ve Picasso’ya sorar:

“Bunu siz mi yaptınız?”

Ve Picasso o olağanüstü cevabı verir:

“Hayır, siz yaptınız.” 

https://onedio.com/haber/picasso-nun-politika-ve-savastan-dogan-sanat-eseri-guernica-832429

*(2) Yaratma Cesareti Rollo May Metis Yayınları 1987

*(3) Aşklar ve Çiftler- İsadora Duncan/Sergey Yesenin Carola Stern İletişim Yayınları 2000

*(4) Carl R. Rogers, Hümanist Psikoloji hareketinin kurucusu ve danışan odaklı terapinin babası (1902-1987) En önemli eserlerinden biri Kişi Olmaya Dair/ Okuyan Us Yayınevi Ekim 2012

*(5) Yaratıcı Tür David Eagleman-Anthony Brandt Domingo Yayınevi Nisan 2019

*(6) Sinema Filmi Charlie Chaplin “Modern Zamanlar” 1936

*(7) Robert Fisher Teaching Children to Think, London 1995

Standart